1. bölüm · Adı Sanı Yok
1. BÖLÜM: YAĞMURDAN KORKAN DAMLA
Selammmm. Çok istediğini için ilk bölümü yazarak hızlıca sizlerle buluşturdum. Lütfen beğenmeden okumaya geçmeyelim bebişler.
Başladığınız tarihi bırakın bakalım buraya. 31.09.2025
İyi okumalarrrr:))
...
22 Aralık 2002
Karanlık küçük çocukların her zaman korkulu rüyası olmuştu. Gelişimleri tamamlanmayan her çocuk odasındaki oyuncak yığınını bazen canavar sanmış ve anne diye ağlayarak uyanmıştı. Gök gürültüleri uykularını bölmüştü ve çarşafı kafalarına çekip kulaklarını kapatarak yatağın içinde büzüşmelerine sebep olmuştu.
Fakat bugün bir istisna yaşanıyordu.
Oturduğu yatakta perdesi açık olan pencereden dışarıyı izleyen Ahmet o gece korkmuyordu. Küçük bedeninde ayakları oturduğu yataktan yere bile değmiyordu daha. Eğer yataktan inip pencerenin dibin gitse boyunun yetmeyeceğini biliyordu. Bu yüzdendi oturduğu yerden inmeyişi.
Gök gürüldeyerek karanlık geceyi saniyelik aydınlattığında irkilse bile tepki vermedi. O da anne diye ağlayan çocuklardandı yağmurlu gecelerde. Ama bu gece öyle değildi. Odasındaki oyuncak yığınından korkmamış, yatağın altındaki canavar ayağımı tutar mı acaba diye endişelenmemişti. Camına vuran su damlalarını izledikçe izleyesi gelmişti.
Neden uyanmıştı hatırlamıyordu. Saat kaçtı bilmiyordu. Ama tekrar uykusunun olmadığını hissediyordu. Sanki uyumamalıydı.
Damlaları daha yakından izlemek istedi bir an için. Yatağından hafifçe zıplayarak indi. Atlarken paçaları dizlerine toplanan uçaklı pijamasını düzeltti. Pencerenin önüne koymak için bir şey aradı odanın içinde. Yerde duran boş oyuncak kutusunu fark etti o sırada. Annesi ona uyumadan önce oyuncaklarını toplamasını söylemişti ama o uyuya kalmıştı. Çünkü gün boyunca kreşte oradan oradan koşturmuş ve arkadaşları ile eğlenceli vakit geçirmişti. Annesi ona oyuncaklarını toplamadığı için kesin çok kızacaktı. Tekrar uyumadan önce toplarsam annem bir şey demez diye düşündü.
Paytak ve uyku sersemi adımları ile kutunun yanına giderek onu kucakladı. Sessiz olmaya çalışıyordu. Annesi uyanırsa eğer ona bu saatte ne yaptığını sorardı ve annesinin hiç sevmediği şeylerden biri onun cama çıkmasıydı.
Evleri hoş bir semtin pahalı bir mahallesinde bulunuyordu ve bu sebepten ötürü birkaç katlı ve bahçeli bir evleri vardı. Ahmet’in odası ise üst kattaydı ve annesi bir keresinde Ahmeti camın önünde bulduğunda elini göğsüne koyarak korkuyla dudaklarından çıkan nidaya engel olamamış, küçük çocuğu azarlayarak indirmişti oradan. Ahmet annesinin tepkisinden dolayı korkarak ağlamaya başladığında genç kadın şefkatle göğsüne bastırmıştı oğlunu. Ona cama tek çıkmamasını düşerse çok kötü yaralanabileceğini teker teker açıklayarak ondan bu sözü almıştı. Ama Ahmet verdiği sözleri tutmakta henüz başarısız bir çocuktu.
Kucakladığı oyuncak kutusu neredeyse kendi ile aynı boydan olduğu için önünü kapatmıştı ve Ahmet adımlarını göremeyerek atıyordu. Yanlışlıkla oyuncaklarından birine bastığında canı çok acıdı. Ağzından inlemeye benzer bir ses çıktı ama sıktı kendini. Sessiz olmalıydı ve anneye yakalanmamalıydı. Ağlamak için can atan gözyaşlarını geriye iteledi. Paytak adımlarla geldi camın önüne.
Oyuncak kutusunu yerleştirerek bir güzel üstüne çıktı. Minik ellerini penceren kulpuna uzattığında kulpu çevirmeden önce bekledi. Kulağını kabartarak evin içini dinlemeye çalıştı. Herhangi bir ses duymadığına emin olduğunda ise kulpu yavaşça çevirerek camı kendine doğru çekti ve açtı. Açılan camla beraber yüzüne bir ayaz vurduğunda titrediğini hissetti. Hava yağmur yüzünden daha bir soğuktu bu gece. Annesi kışa girdiklerini söylemişti ama daha kar yağdığını görememişlerdi.
Yağmursa neredeyse hiç eksilmeyen bir şeydi son günlerde.
Camın pervazına dirseklerini yaslayan çocuk çenesini de ellerine yaslayarak çipil çipil gözlerle dışarıyı izledi bir süre. Havaya yayılan toprak kokusunu çekti minik ciğerlerine. Solucanlar toprak altından çıkmış olmalıydı artık. Yarın bahçede solucan avına çıkarak annesini sinir edebileceği aklına gelince sinsi bir gülümseme hayat buldu güzel yüzünde. Annesi böcekleri hiç sevmezdi.
Rüzgarın etkisi ile yağmur penceren içeriye doğru hafifçe sızdı ve küçük çocuğun kollarına birkaç damla düştü. Gözleri bahçenin dışındaki asfalt yola kaydı bir an. Ay ışığı vurduğu için orada biriken su parlıyordu. Aynı parıltının başka yerlerde de olduğunu görünce içinde yeşeren heyecana engel olamadı. Acaba yarın babası işe gider miydi? Hava kötüydü, keşke gitmeseydi. Beraber sarı çizmelerini ve yağmurluklarını giyerek su birikintilerinde zıplayıp birbirlerini ıslatabilirlerdi. Eve gelince büyük ihtimal annesi iki çocuk büyüttüğünü söyleyerek onlara biraz kızardı ama buna değerdi. Babası ile eğlendiği her ana değiyordu çünkü.
Çenesini avucunun içinden çekerek kollarını sıvadı yavaşça. Sonrasında ellerini camdan uzatarak yağmur suyunun parmaklarını ıslatmasına izin verdi. Su küçük avuçlarında biraz birikip ardından parmakları arasından kayarak bahçeye düşüyordu. Damlalar avuç içini gıdıkladığında hafifçe kıkırdadı. Sonra annesinin duymuş olabileceği aklına geldi ve kocaman atığı gözleri ile odasının kapısına baktı. Tekrar dinledi koridoru ama gelen giden bir ayak sesi duymadı. İçi rahatlayınca da gülerek yağmur damlaları ile haşır neşir olmaya devam etti.
Ne kadar geçti hesap edemedi ama yerde biriken sular neredeyse bir gölü andıran düzeye geldiğinde sokağa giren bir araba gördü küçük çocuk. Siyah renkli arabanın üstü yağmurdan dolayı parlıyordu. Sarı sarı yanan farları sokağı resmen aydınlatmıştı. Araba üzerinden geçtiği birikintileri etrafa saçarak ilerledi bir süre.
Evlerinin önünden geçerken ilgiyle baktı küçük çocuk arabaya. Kendisinin de böyle bir arabası olmasını istiyordu. Anne ve babası büyüdüğünde alabileceğini söylemişti. Ama şimdiden dört yaşına girmişti bile. Daha ne kadar büyümesi gerekiyordu ki! Yeteri kadar büyümüştü işte.
Siyah araba onların evlerini biraz geçerek çöp konteynırlarının olduğu yerde durduğunda ilgiyle izledi çocuk arabayı. Burada mı oturuyorlardı? Arabanın farları kapandı ve çalıştığına dair çıkan ses kesildi. Sürücü kapısı açıldığında içinden çok uzun biri çıktı. Üstüne uzun siyah bir kaban giymişti ve kafasına örttüğü şapka yüzünü kapatmıştı. Göremiyordu ama erkek olduğuna emindi küçük çocuk. Vücudu oldukça iriydi çünkü. Babası da böyle gözüküyordu. Belki de bu adam Batman’di. Çünkü giyinişiyle aynı ona benziyordu.
Adam ağır adımlarla arka koltuğa ilerleyerek kapıyı açtı. İçeriden eğilerek bir şey aldıktan sonra kapıyı yavaşça kapattı ve etrafa bakındı. Penceredeki küçük çocuğu görmedi. Kucağında taşıdığı şey oldukça büyüktü. Bunun bir benzerini nerede gördüğünü hatırlamaya çalıştı küçük çocuk. Sonradan geldi aklına. Bir fotoğrafta görmüştü.
Annesi ve babası gülerek kucaklarında tuttukları şeyle kameraya poz vermişleri ve o şeyinde içinde bebek olan kendisi vardı. Puset demişti annesi adına. İçine bebek konulduğunu ve kendisininde küçükken pusette gezdiğini söylemişti. O adam bu havada bebek mi gezdiriyordu. Annesi kendisinin bile çıkmasına izin vermezdi böyle yağmur yağarken. Hasta olacağını söyler endişe ile peşinde gezerdi hep. Küçük bebek hasta olabilirdi. Aptal adam küçücük bebeği neden çıkarmıştı ki.
Adam karanlığın içinde bir gölge gibi hareket ederek konteynırın yanına geldiğinde usulca çömeldi. Bir süre bekledi ve sonrasında kucağındaki puseti yere bırakarak hızlıca ayaklandı. Arabaya doğru sert adımlarla ilerledikten hemen sonra içerisine binerek çalıştırdı ve karanlık sokak tekrar aydınlandı. Fakat bu uzun sürmedi çünkü araba hızlıca hareket ederek uzaklaştı. Küçük çocuğun içini tarif edemediği bir korku ve endişe kapladı. Bebek yeri göğü inletmek ister gibi ağlamaya başladığında bu his daha da körüklendi.
Hızlıca kutunun üstünden indi Ahmet. Yumuşak halının üstündeki oyuncaklara elinden geldiğince basmamaya çalışarak kapının önüne kadar ilerledi. Hemen kapının yanında onun boyuna göre alınmış olan bir askılık duruyordu. Orada asılı olan sarı yağmurluğunu alarak sessizce açtı odasının kapısını. Usulca odadan çıktığından kapıyı ses yapmasın diye tekrardan kapatmadı. Küçüktü ama akıllıydı kendince.
Annesinin ve babasının odası onunkiyle aynı katta olduğu için parmak ucunda yürüdü koridoru. Bir yandan da hızlı olmaya çalışıyordu.
Yakalanmadan merdivenlere geldiğinde hızlıca indi merdivenleri. Aşağı katta, merdivenlerin hemen bitiminde bulunan, kapıya ulaştığında üzerinde asılı olan anahtarı gördü. Kapının yanındaki ayakkabılıktan sarı çizmelerinide alıp giydiğinde dışarıya çıkmak için hazırdı. Anahtarları çevirerek kapıyı açtı ve kendini dışarı attı.
Kapıyı eve tekrardan girebilmek için aralık bıraktı. Yağan yağmur tepesine tepesine düşerken taşlı yolu yürüyerek evlerinin bahçelerinin kapısına kadar gitti. Çokta güvenlikli olmayan küçük demir kapıyı iterek açtı. Bebeğin ağlayan sesi daha çok ulaştı kulağına.
“Bayım!” diye seslendi çoktan gitmiş olan arabanın arkasından. “Bebeği burada unuttunuz.” Sessiz ve karanlık sokakata sesi yankı buldu ama ne cevap veren oldu ne de giden araba geri geldi. Oflayarak tek ayağını vurdu yere. “Hasta olacak ama.”
Burnundan sertçe verdiği nefesle beraber usul usul yürüdü. Çöp konteynırı yolun karşısındaydı. Annesi ona yola çıkmadan önce sağına soluna bakması gerektiğini sıkı sıkı tembihlemişti. Yoksa araba çarpabilirmiş, öyle demişti. Önce sağına baktı ve kimse yoktu. Sonra soluna baktı, yine kimse yoktu. Tekrar sağına bakarak hala kimsenin olmadığını gördü ve yola inerek hızlıca karşıya geçti.
Çöpün yanına yaklaştıkça bebeğin ağlayan sesi daha canlı gelmeye başladı kulaklarına. Pusetin yanına geldiğindeyse aynı onu bırakan adam gibi çömeldi yavaşça. Kafasını pusete doğru eğerek bebeğin kafasının hizasında olan kubbe gibi kısmı biraz yukarı kaldırdı bebeği görebilmek için.
Sokak lambası bebeğin ağlayan suratını daha iyi aydınlattığında ağlamaktan kıpkırmızı olmuş ve yumruk yaptığı ellerini havada tutan bebekle karşılaştı Ahmet. Suratını buruşturdu. Sesi çok cırtlaktı. “Tamam sakin ol.” Dedi ellini dur der gibi kaldırarak. “Unuttu seni sadece. Gelip alır birazdan korkma. Hem o gelene kadar başında bekler korurum ben seni.” Böbürlenerek göğsünü kabarttı. Bebeğin pembe battaniyesini biraz daha çekerek üstünü örtmeye çalıştı ama durmadan ağlayan ve debelenen bebeğin karşısında bunu yapmak çok zordu.
“Korktuğun için mi ağlıyorsun?” Bebeğin ona cevap vermeyeceğini bile bile devam etti konuşmaya. Konuşamasa da o da birkaç sene önce bebekti. O yüzden derdini anlayabilmeliydi. Babası Ahmet hastalandığında bir keresinde ben doktorum anlarım demişti. O da daha önce bebekti anlardı.
“Amma da zırlak bir şeymişsin. O kadar başında beklerim dedim sana. Güvensene bana bir sen.”
Fakat bebek daha da yüksek sesle ağlamaya başladı. Sıkıntı içinde ofladı Ahmet. Kafasını kaldırıp sokağa bakındı. Bu adam ne zaman gelecekti. Annesi ve babası uyanmadan gelse iyi olurdu.
Bebeğin hala ağlamasının kesilmediğini gördüğünde aklına bir fikir geldi ama çok geçti. Emzik verirse belki susardı ama kendi emzikleri evdeydi. Annesinin hatıra olarak sakladığını biliyordu ama yerini de bilmiyordu gerçi. Büyük ihtimallede bulamazdı.
“Emzik mi istiyorsun? O yüzden mi ortalığı ayağa kaldırmak ister gibi ağlıyorsun?”
Düşündü bir an. Minik parmakları çarptı o sırada gözüne. Dikkatli bakınca emzik niyetine kullanabileceğini fark etti ama bebeğide kandırmalıydı. “Aaa bende vardı bir tane.” Derken ellerini de arkasına saklıyordu aynı anda. “Dur bak burada.”
Yağmurluğun içine avucunu saklarken sadece bir parmağını dışarda bıraktı. “İşte bak.” Ağlayan bebeğin suratına doğru tuttu parmağını. “Al em bunu.” Diyerek parmağını ağzına soktuğundaysa ağlayan bebek neye uğradığını şaşıran bir tavırla yavaşça kesti ağlamasını. Daha sonrasında da ağzında bulunan parmağı emmeye başladı. “Aferin küçük bebek. Akıllı bebek.” Diyerek bir yandan da pohpohladı bebeği.
Sonunda ağlamayı kesmişti. Fakat bu seferde duymaktan çok korktuğu bir ses yankılandı sokakta. “Ahmet! Ahmet oğlum nerdesin?” Babasının yüksek sesine annesinin ağlamaklı sesi eşlik etti. “Ahmet!” Korkuyla titredi Ahmet.
İşte şimdi sıçmıştı.
Burnunu havaya kaldırarak kokladı ve gerçekten bir yerden çok kötü bir koku geldiğini duyumsadı. Parmağını emen bebeğe baktığındaysa halinden mutluydu. Ahmet kokunun güçlendiğini fark ettiğinde kafasını eğerek bebeği kokladı ve anında yüzünü buruştu. Sanırım sıçan kendisi değil bebekti.
“Anne! Baba!” Sesinin el verdiğince bağırarak yerini belli etti. “Buradayım.” Buradayız diye düzeltti içinden.
Fatih uykusundan uyanıp su içmek için odasından çıktığında çocuğunun kapısının açık olduğunu görmüştü. Hafifçe aralayarak oğlunu kontrol etmek istediğindeyse boş yatakla karşılaşmıştı ve odanın içine bakınsada oğlunu bulamamıştı. Hızla evin içine taradığında oğlundan hiçbir iz yoktu ve o sırada açık kapıyı görür görmez karısı Nihal’e seslenerek dışarıya fırlamıştı. Kadında kocasının peşinden çıktığında “Ahmet yok.” Diyen kocası yüreğini ağzına getirmişti.
Fatihte Nihalde duydukları sesle beraber hızla bahçe kapısından çıktılar ve oğullarının çöpün anında olduğunu görünce hızla oraya koştular. Alelacele çıktıkları için üzerlerine bir ey alma fırsatını bile yakalayamamışlardı ve her yerleri su olmuştu.
“Anneciğim.” Nihal hızla oğlunun yanına gittiğinde başta ona kızmak için hazırlanmıştı. Fakat gördüğü pusetle beraber kocasına baktı ve Fatihinde ona aynı şekilde baktığını gördü. Oğullarının yanına çömeldiler ve pusete baktılar hızla. Fatih gördüğü bebekle beraber oğlunun kulaklarını kapatarak bir küfür savurduğundan Nihalde eliyle ağzını kapatmıştı şaşkınlıkla.
“Tövbe bismillah.” dedi Nihal kadınsı sesiyle. “Merak etmeyin.” Ahmet annesinin ve babasının endişeli yüzlerine bakarak mırıldandı ve onları rahatlatmaya çalıştı. “Onu sadece burada unuttular. Gelip alacaklar.”
“Eminim öyledir babacağım.” Fatih içinde ki kızgınlığa engel olamadı. Küçüçük bebek sokağa bırakılır mıydı hiç? “Hadi.” Dedi eğilip yerdeki puseti alarak. “İçeri girelim ve bebeği unutanları orada bekleyelim. Hem hasta da olmaz böylece.”
Ahmet gülerek kafasını sallayarak babasını onayladığında annesi Ahmeti kucağına aldı. Hızla eve doğru adımlayarak içeri girdiler. Solana geçip ışığı açarak oturduklarında annesinin ve babasının ona kızacaklarından korksada hiç beklediği olmadı. Annesi pusetteki bebeği çıkardı usulca. “Puseti ıslanmış, üstüde.” Burnuyla birkaç derin nefes aldığındaysa yüzünü buruşturdu. “Ve sanırım altını pislemiş yaramaz kız.” Dedi. Oğluna bakarak mırıldandı. “Se burada bebeği koru düşmesin. Bende üstüne birşeyler alayım.” Ahmet sessizce onu onayladığında oğlunu güzel saçlarını karıştırarak okşadı ve üst kata çıktı. Fatihe de onlara göz kulak olması konusunda kaş göz yapmıştı.
Telefonda polisi arayan Fatihse gözlerini kırparak onayladı karısını. Bebek ağlamayı bırakmış ve etrafa yabancılayan bakışlarla bakıyordu. Nihal hızlıca gerekli olan her şeyi alıp aşağı indiğinde bebeğin altını temizlemiş, üstündeki ıslak kıyafetleri ise oğlunun küçülen bebekleri kıyafetleri ile değiştirmişti.
Bu sırada Fatihin aradığı polis ekipleri gelmiş ve bebek hakkında aileyi sorguya çekmişlerdi. Sokakta bulunan kimliksiz küçük kız için kayıp ihbarı yoktu. Bırakıldığı sokakta kameralar olsada yağmurdan kaynaklı görüntü net değildi. Hiçbir şey görememişlerdi. İsimsiz kıza bir isim vermeleri gerekiyordu. ”Adı sanı yok mu? Ya da kimi kimsesi?” diye sormuştu Fatih polis memuruna. Aldığı cevap netti.
“Adı sanı yok. Kimi kimseside.”
“Biricik.” Diye atıldı Ahmet. “Baksanıza bir tanecik bir şey zaten. Biricik olsun.”
Onu bulan Ahmet olduğu için bu isim kabul gördü ve küçük kıza Biricik adı konuldu. Bir gecede ailesini kaybeden bu kız çocuğu Fatih ve Nihal sayesinde aynı gece aynı saatlerde tekrar evlat edinildi ve yeni bir aileye kavuştu.
Onu orada bırakan adamsa tüm bunları izleyerek kızın yeni bir ailesinin olduğunu patronuna iletti.
O gece kaderler değişti. Zarlar atıldı ve restler çekildi. Terazi tamamen dengesini yitirdi.
…
Günümüz
Tarih boyunca insanlar yaşadıkları duyguları anlatabilmek için çeşitli yollar denemişler. Kimisi sözlerini dizeler halinde kaleme dökmüş, bazısı bu yazıları sayfalarca uzatıp kitap haline getirmiş, bazen bir tuvalde hayat bulmuş düşünceler bazen de nota olmuş insanların ruhlarını beslemiş.
Yaşadığım duyguları anlatabilmek adına bende çeşitli yollar denedim. Birkaç tanesinde başlarda başarılı bile oldum hatta. Sonu hüsranla bitsede. Yine de vazgeçmedim. Şimdi ise bulabildiğim ve uzun zamandır da sıkılmadan ve tökezlemeden yapabildiğim o yol üstündeyim.
Kolumdaki saati görmek amacıyla kolumu kaldırdım ve görebildiğim kadarı ile saate baktım. Güneşin doğmasına birkaç dakika kalmıştı. Hava hafifçe esiyordu ve insanı buz kestirmeyecek ama yinede üşütebilecek kadar serindi. Bu sebeple evden çıkarken üstüme ince bir hırka geçirmeyi ihmal etmemiştim. Hoş unutsam bile evim birkaç kat aşağıdaydı ve kolayca hırkamı alıp gelebilirdim. Oturduğum yumuşak minder üstünde kafamı havaya kaldırarak yavaş yavaş kaybolan yıldızlara baktım. Anne ve babam birkaç sene önce trafik kazasında öldükten sonra en çok yaptığım şey bu olmuştu. Onları özledikçe gökyüzüne bakmak.
Kendi öz anne ve babam olmadıklarını biliyordum. Nihal ve Fatih Kınalı çifti ergenliğe yeni yeni girdiğim zamanlarda hayatımı alt üst edecek o gerçekle beni yüzleştirmişti. Ben onların öz kızı değildim.
Ben Biricik Kınalı, daha bebekken çöp kenarına bırakılarak yağmurlu bir havada kimsesizliğe terk edilmiştim. Sessizliğin kol gezdiği bir gece abim tarafından bulunarak saatler içinde yeni bir ailenin içine dahil olmuştum.
Ve yıllarca o aile tarafından hiç üvey olduğum hissettirilmeden büyümüştüm. Bana gerçekleri söyledikleri zamanda bile tavırları hiç değişmemiş, Ahmet neyse bizim için sende O’sun demişlerdi. Birkaç insanı aile yapan şeyin kan bağı olmadığını o zamanlar öğrenmiştim böylelikle.
Rüzgâr hafifçe eserek yüzüme düşen birkaç tutam saçımı havalandırdı. Tekrardan saatimi kontrol ederek saatin geldiğini gördüğümde oturduğum yerden ayaklandım.
Anne ve babam öldükten sonra onlara ait olan ve içinde hatıralar bulunduran o evden ayrılarak abimle farklı bir yere taşınmıştık. Yeni taşındığımız ev çok katlı bir bina da ve sıcak bir mahalledeydi. Öyleki mahalleli başta bizi evli sanmışlardı. Bu bizim için trajikomik bir olay olarak hatıralarımıza karışmıştı. Sonrasında abi kardeş olduğumuzu öğrendiklerinde ise oldukça şaşırmışlardı. Sanırım başımızda anne babamız olmadan yaşıyor olmamız onlara tuhaf gelmişti çünkü mahallede kimse bizim gibi değildi. Kısa bir sürede mahallede birçok arkadaş edinmiştim kendime. Yeni taşındığımızda on beş yaşlarında olduğum için gittiğim okulda mahalle okulu olunca yeni arkadaşlar kaçınılmaz olmuştu. Aradan dört yıl geçmesine rağmen hala hepsiyle görüşüyordum.
Binanın en üst katı çatı katı olarak ayrılmıştı ve kocaman üstü açık bir alandı. Yıllardır kimsenin kullanmadığını öğrendiğimde ise hemen bir halı, küçük bir yer masası ve minder atarak kendime sakin bir alan olarak ayırmıştım bir köşesini. Bazen arkadaşlarımla kaçamak sohbetler yapmak için ya da açık hava sineması olarak da kullanıyorduk burayı. Ama ben çağırmadıkça kimse gelmiyordu. Burayı kendime sakladığımı biliyorlardı çünkü.
Uyuşan bacaklarımı hareket ettirerek saatlerce oturmanın verdiği rehavetten kurtulmaya çalıştım. Boynumda asılı duran fotoğraf makinesi sallanarak göğsümde bir ağırlık oluşturmuştu. Böylece buraya çıkmaktaki asıl amacım tekrardan zihnimde canlandı. Gün doğumunu çekmek için çıkmıştım. Güneşin binaları arasından usulca sızan ışık süzmelerini görünce kameramı kaldırarak fotoğraf çekmeye hazırlandım. Odak noktasını ayarlayarak fotoğrafı netleştirdim ve birkaç saniye sonra tuşa basarak birkaç kare aldım.
Bu sırada çatı atına açılan ağır demir kapının gürültülü sesi geldi kulaklarıma. Kafamı omzumun üstünden çevirerek kimin geldiğine baktım. Bu saatte gelecek tek kişi vardı zaten.
“Abim?”
Soran bir ses tonuyla ve sert adımları ile yanıma adımladı abim. Bense gelenin o olduğunu görünce makineme dönüp çektiğim fotoğraflara bakmaya başlamıştım. “Bu saatte niye buradasın sen? Bunu kötü bir alışkanlık haline getirdin ve bu durumdan hiç hoşlanmıyorum bilesin.” Tam yanımda durduğunda çektiğim fotoğrafları görmesi için makineyi ona doğru uzattım. “Bak nasıl olmuş?” Kafasını hafifçe eğerek ekrana baktığında bende onun suratını en ince ayrıntısına kadar inceleyerek mimiklerini yakalamaya çalışıyordum.
Bu sırada üstünde beyaz ince bir gömlek ve altında da siyah kumaş bir pantolon olduğunu gördüm. Gömleği pantolon içine sıkıştırmış ve beline de parlak siyah bir kemer takmıştı. Kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Kaşlarımı çattım. Bu saatte niye bu kadar hazırlanıp yakışıklı olmuştu? Buram buram pahalı parfümünün kokusunu alınca istemsizce öksürdüm.
“Şişeyi mi boşalttın abi gömleğine ne yaptın?” Kafasını fotoğraf makinesinden kaldırdı ve ela gözlerinin hedefi ben oldum. “O kadar ağır mı kokuyor ya?” Gömleğini burnuna yaklaştırıp kokladı. Koku kendisine o kadar ağır gelmemiş olsa gerek ki anlamsız bir ifadeyle baktı yüzüme.
“Yok.” Dedim. “Ağır değil. Ben bir anda o kadar yakından alınca öyle geldi bana.” İkna olmamış gibiydi. “Bir daha bak bakayım.” Gömleğini iki parmağı arasına sıkıştırarak bu sefer bana doğru uzattı. Eğilerek koklamak için hareket ettiğimdeyse şakaklarıma değen dudaklarla gafil avlandım. Abim tam saçlarımla şakaklarım arasında bir noktayı öptüğünde gülerek gömlek koklama işine son verdim ve suratına baktım.
“Ya şapşik.” Elimle omzuna vurdum cilveli bir edayla. “Doğru söyle Gülşah ablaya da mı bu taktikleri uyguladın?” Eliyle ağzına hayali bir fermuar çekerek cevap vermedi.
“Meslek sırrı bu. Öyle herkese anlatılmaz.”
“Oyy.” Dedim ellerimi yanaklarının iki yanına koyup mıncırarak.” Yesinler meslek sırrını.” Onu bir çocuk gibi mıncırarak sevmem yüzünün buruşmasına sebep oldu. Eliyle kollarımı tutarak yanaklarını benim esaretimden kurtardı. “Ama kaç kere dedim sana. Erkek adam böyle mi sevilir, kedi miyim ben?” Omuzlarımı silktim.
“Ben böyle seviyorum.” Kafasını iki yana sallayarak hafifçe güldü.
“Güzel olmuş.” Kaşlarımı çattım bir an için neyden bahsettiğini anlamayınca. Gözleriyle elimdeki makineyi işaret etti. “Fotoğrafları diyorum. Güzel olmuş. En azından fotoğraf çekeceğim diye tüm evi boyamıyorsun. Çok şükür buldun kendine göre bir şeyler.”
Resim yaparak kendime hobi bulmaya çalıştığım zamanlar saatlerce bir kara kalem çalışması üzerinde ecel terleri dökmüştüm. Farkında değildim ama elim kolum simsiyah olmuştu ve saçımı geriye atmaya çalışırken boynumu, burnumu kaşımaya çalışırkende orayı boyamıştım. Uyku sersemi çalışmanın başından kalktığımdaysa daha feci olmuştu her şey. Işıkları kapatırken prizi boyamıştım. Kapı kolunu açıp odadan çıkarken de tabiki kapıyı. Sonrasında attığım her adımda evin bir parçası siyaha bulanmıştı. Bunu sabah kalkınca fark edip abimle tüm evi temizlemek zorunda kalmıştık. Abim iyi ki renkleri bu işe karıştırmadın da kolayca temizleyebiliyoruz diye benimle bir ton dalga geçmişti. Dışarda yürürken denk geldiğimiz her grafiti içinse burayı da mı boyadın diyerek resmen benimle eğlenmişti.
“Sus hatırlatma.” Elimi havada salladım o anların utancıyla. Derin bir nefes çekti abimde. “Neyse neyse. Hadi gel kahvaltı yapalım. İşe gideceğim sonra geç kalacağız.” Onu başımla onayladığımda bir kolunu omzuma atarak beni peşi sıra kapıya sürükledi. Çatı katının demir kapısını geçmem için açtığında önden ilerlemeye devam ettim. Merdivenleri birer ikişer ses yapmamaya dikkat ederek indim. Binadakileri rahatsız etmek istememiştim. Kendi kapımızın önüne geldiğimizde abim cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açarak içeri girdi ve bende içeri girerek kapıyı kapattım. İçeri girer girmez burnuma dolan menemen kokusunu derince bir nefesle daha çok kokladım.
Bu Dünyada abimden sonra en sevdiğim şeylerden biride kesinlikle yemek yemekti. Yerken kendimi kaybediyordum ve gözüm hiçbir şey görmüyordu. Açken ise tam bir sinir yumağı oluyordum. Yaşamak için yiyenlerden değil de yemek için yaşayanlardandım.
“Mis gibi kokuyor hee.” Ayağımda ki terlikleri gelişi güzel çıkararak hemen mutfağa ilerledim. “Yine döktürmüşsün Ahmet şefim.” Masanın üstünde duran kahvaltılıklar ve menemen daha fazla ayakta öylece dikilmeme izin vermedi. Açık renk sandalyelerden birinin üstüne hemen kuş misali tünedim ve masada ki ekmeğe uzanarak menemene yumuldum.
“Lan!” Abim içeri girince menemene yumulduğumu farketti ve elindeki telefonu rastgele masanın üstüne atarak resmen sofraya koştu. “Yavaş ye banada kalsın.” O da aynı benim gibi hızlı hızlı yemeye başladı. Garibimin gözünü korkutmuştu tabi bu aç halim. Normaldi.
Menemenin büyük çoğunluğu bittiğinde şişen karnımı tutarak arkama yaslandım. “Ay kusacağım şimdi. Çok yedim.” Diye de bir yandan söyleniyordum. Abim ekmeği bölerek ağzına az bir menemen attığında kahvaltısına devam ederek “Ben anlamıyorum zaten.” Dedi. “Kuş kadar bir şeysin. Bir oturuşta kuzu yiyecek potansiyelin var. Nasıl oluyor bu?”
Omuzlarımı silktim bilmem der gibi. Gerçekten öyleydi. İnsanlar az bir şey yiyince doyuyorlardı. Bu bana hep garip gelmişti. Onların yedikleri benim midem kazındığı zaman atıştırma amaçlı tükettiğim kadarı. Kendimi hiçbir zaman o kadar az yerken hayal edemiyordum.
“Büroya mı geçeceksin yoksa adliyeye mi?” Sorumla beraber abim ağzındaki lokmayı yuttum ve bana cevap verdi.
“Bugün duruşma yok. O yüzden büroya gideceğim. Gelecek misin?”
Anne ve babamızı kaybettiğimiz sene abim hukuk fakültesindeki ilk yılını bitirmek üzereydi. Annem ve babam sağlıkçı oldukları için abimide sağlıkçı yapmaya çalışmışlardı ama abimin kendi için istediği meslek çok başkaydı. Bu sebeple en iyi hukuk fakültelerinden birine girmişti. Trafik kazasında ailemizin parçalanması onu da bir süre gerekten kötü etkilemişti. Okulunu bırakacak ve psikolojisini tamamen bozacak diye çok korkmuştum. Ama abimin vasim olması için belli şartları karşılaması gerektiğini öğrendiğimizde abim hızlıca bir işe girmişti. Hem okumuş hem çalışmıştı. Zaten çok küçük olmadığım için çoğu konuda başımın çaresine bakmıştım ve abimin desteği ile de birkaç yılı bitirmiştik.
Hukuk fakültesinden derece ile mezun olup en iyi avukatlık bürolarından birinden yüksek bir maaş ile teklif alması da resmen bizi havalara uçurmuştu. Bu sayede evimizi taşımıştık ve abimde bir yıldır orada çalışıyordu.
Arada sırada benide yanında götürüyordu. Bana kendi asistanlığını yaptırarak mesleğin görmediğim kısımlarını görmemi sağlamıştı. Bunu belki hukuk yazarım diye yapmıştı ama ben henüz ne olmak istediğime karar verememiştim. Puanımda çok iyi gelmediği için mezuna bırakma kararı almıştım bu sene.
“Gelirim. Evde tek kalmak sıkıcı oluyor.” Kafasını salladı ve telefonuna gelen bir bildirimle dikkatini oraya verdi. Bir süre mesajı okuduktan sonra cevap yazmaya başladı. “Hadi hızlıc hazırlan. Beş dakikaya çıkacağız.”
“Ne?” Farkında olmadan yükseldi sesim. “Beş dakika nasıl hazırlanayım?” Telaşla oturduğum yerden kalkarak odama doğru koştum. Bir ara ayağım halıya takıldığı için yalpaladım ama kendimi sakatlamadan odama varabildim.
Hızlıca üstüme düz beyaz bir tişört ve mavi bir Jean geçirerek makyaj masama oturdum. Açık kahve saçlarımı taradım. Düz bir saç yapısına sahip olduğum için tarasam yetiyordu. Ama maşa yapmak istediğimde de bukleler asla durmuyordu ve düşüyordu. Yani düz saça mahkum olmuş durumdaydım.
Göz altlarımın hafifçe morardığını gördüm. Sanırım gerçekten artık çatı katına çıkıp fotoğraf çekmek için erken kalkmamalıydım. Hızlıca bir kapatıcı sürdüm, kirpiklerimi kıvırıp maskara sürdüm, dudağıma kahve bir kalem çekerek ortalarını hafifçe kırmızıya boyadım. Doğal ama makyaj olduğu belli olan bir görünümle kalktım makyaj masadan.
“Biricik hadi. Çıkıyorum bak ben.”
“Ya geldim tamam.” Hızlıca çekmecelerden birinden aldığım çorapları ayağıma geçirdim. Askıda duran çantama gerekli olabilecek ıvır zıvır her şeyi doldurdum ve fotoğraf makinemi alarak çıktım odamdan. Koridorda yürüyerek ayakkabılarını giymek üzere hareket eden abimin aynına gittim. Abim ayakkabılarını giyip kafasını da kaldırdığında boynumda asılı olan fotoğraf makinesine artık alışmış bir ifadeyle baktı.
“Yine mi yanına alıyorsun onu.”
“Evet.” Dedim. “Her an çekebileceğim bir şeyler bulabilirim. O yüzden ben nereye kameram oraya.”
“Tamam ama kameranı dava dosyalarından uzak tutuyorsun. Avukatları durduk yere işkillendirme.” Kafamı sallayarak hızlıca onayladım onu. “Anlaştık.” Spor ayakkabılarımı ayağıma geçirerek evden çıkmaya hazır olduğumda telefonumu unuttuğumu fark ettim. “Telefonum nerede benim?” Sağıma soluma bakındığım sırada koridordaki kaloriferin üstünde olduğunu gördüm ve onu da alarak cebime attım. “Hadi gidelim.” Kapıyı açarak önden çıktım. Abimin kapıyı kilitleyip gelmesini beklemeden merdivenleri bir bir inmeye başladım.
İçim pır pır oldu bir anda. Kalbimde çarpan heyecana engel olamadım. Büroya gitmeyi seviyordum. O da orada çalıştığı için.
...
Beğendiniz mi? Nasıldı?
