1. bölüm · Adalar
İlk görüş
---
*SEVENDA*, baharatların ve rengârenk çiçeklerin sarhoş edici kokuları arasında ağır ağır yürüyordu. Her adımında havada dans eden renklerin, kokularla kurduğu büyülü uyumu izlerken, yüzüne istemsiz bir huzur yerleşmişti. Gözleri raflarda gezerken birden dışarıya, *SOLENYA*’nın o meşhur savaşçısı *TARYON*'a takıldı.
Henüz bir metre boyundaydı ama yanındaki arkadaşlarının ona duyduğu saygı açıkça hissediliyordu. Ne tuhaf milletti şu Solenyalılar... Erkekleri, doğar doğmaz sıradan görünür, yıllarca değişmeden kalırlardı. Ta ki âşık olana kadar.
Âşık olduklarında… bir şey olurdu onlara.
Boyları bir anda uzar, içlerinden bir güç fışkırır gibi olurdu. Ama o güç sıradan değildi — aşkın büyüklüğüyle doğru orantılı bir kudretti bu. Kadınlarıysa, boyları değişmese de içlerindeki savaş ruhuyla büyürlerdi. Ve kasları... Tanrım, öyle bir asaleti vardı ki o bedenlerde, insan “Solenyalı olmak lazım,” derdi içinden, sırf o gururlu duruşu taşıyabilmek için.
Ama sonra kendime döndüm. Biz *Norya* kadınları da yabana atılmaz elbet. Hatta adalar arası pazarlar kurulduğunda, farklı milletlerden bizim hayranlarımızın gözleri hep üzerimizde olur.
Hele de ben… bir şifacı olarak.
Kolay değil bu yol. Her otu, her kökü, her çiçeği tanımak zorundayız. Hastaya zarar vermek, bizim için en büyük günah.
İçimden küçük, kaçamak bir gülümseme geçti. Kendimle tartışmamak için yine o bilindik düşünceye sığındım: Biz bu bilgilerle doğuyoruz. İçgüdüsel bir bağ var doğayla aramızda. Hatta bazen...
Bitkiyle konuşuruz.
Hangisi hangi derde iyi gelir, kendisi fısıldar kulağımıza.
Bu düşünceyle içimde bir sıcaklık hissettim ve listeme geri dönerek alışverişime devam ettim.
---
---
Elimi uzattım…
Zerdeçal, kekik, kuru lavanta… derken bir kavanozun kapağını açtım.
Tam o anda...
O keskin ama yumuşak koku bir anda yüzüme çarptı. Gözlerim karardı, zaman eğildi sanki.
*Kekik ve nane.*
Ama sadece baharat değil bu… bu, *onun* kokusuydu.
Birden kendimi yıllar öncesine savrulmuş gibi hissettim.
Henüz 12 yaşındaydım. Yağmur sonrası çimenler ıslaktı. Annem çadırın önünde oturmuş, o karışımı hazırlıyordu. “Bu karışım ciğere iyi gelir,” demişti. “Ama içine sevgi katmazsan, sadece acı olur.”
O gün babam ilk kez hastalanmıştı.
Oysa babam güçlüydü, dimdikti.
Ama o gün solmuş bir yaprak gibiydi.
Ben... korkmuştum.
Ve ilk kez, bir yaprağın damarlarını parmaklarımda hissetmiştim. Bitkiler o gün benimle konuşmuştu.
Ve annem ilk defa “Sen bir şifacısın,” demişti.
Şimdi, o aynı koku burnuma dolarken… içimde hem bir sıcaklık, hem de keder yükseldi.
Zaman durmuş gibiydi.
O koku... beni ben yapan anın, ilk kıvılcımıydı.
Gözlerimi kapatıp o anı içime çektim.
Sonra derin bir nefesle şimdiye döndüm.
Ama burnumda hâlâ geçmiş vardı.
Ve kalbimde… annemin sesi.
---
---
Pazar kalabalıktı. Hava, kuru lavanta ve kızarmış hamurun kokusuyla doluydu. Adımlarımı yavaşlattım. Bu sadece bir alışveriş değil, bir yolculuktu.
*Her adımda bir millet, her tezgahta başka bir hikâye.*
*Arkhonlular*, ilk dikkatimi çekenlerdi. Boyları iri, yüz hatları keskin. Derileri bronz gibi parlar, sanki güneşle dövülmüşler. Ama ne gariptir ki, konuşmaları neredeyse fısıltı gibi olur.
“Güçlerini sessizlikten alırlar,” derler.
Bir Arkhonlu, taş oymalı tılsımlar satıyordu. Üzerinde kendi dilinde kabartmalar… her biri bir savaşta giyilen dua gibi.
Biraz ilerde *Vireller* vardı. Yüzleri soluk, saçları beyazın tonları. Soğuk denizlerin halkı. Gözlerinde daima uzaklara bakan bir boşluk olur.
“Geleceği görürler ama değiştiremezler,” derler.
Bir kadın, avuç içi kadar küçük aynalar satıyordu. İçine bakan herkesin en çok korktuğu an yansırmış.
Bir tezgâhta *Galdur* halkı…
Neşeli, canlı, bol kahkahalı. Yüzlerinde her duyguyu aynı anda taşırlar gibi. El kol hareketleriyle konuşurlar. Sanki kelimeler yeterli olmaz onlara.
“Galdurların dili duygudur,” der annem.
Meyveli şekerler ve tılsımlı kurabiyeler satıyorlardı. Bir tanesini tattım. İçimde bir an annemin gülüşü yankılandı. Kurabiyenin içine hafıza gizlemişlerdi.
Bir köşede *Zeloryanlar*…
Simsiyah giysiler, suskun duruşlar. Onlara yaklaşan herkes hafifçe geri çekilir. Ama ben korkmam.
“Onlar ölümü bilir ama onunla barış içindedir,” der Noryalı yaşlılar.
Bir Zeloryan, siyah taşlardan yapılmış yüzükler sergiliyordu. Bakarken zamanın durduğunu hissettim. Göz göze geldik. Başını hafifçe eğdi. Saygı mıydı, yoksa uyarı mı?
Sonra bir çocuk sesi duydum.
*Bir Noryalı.*
Kendi halkımdan bir kız çocuğu, yaşlı bir adama bitkiler hakkında bilgi veriyordu. O anda kalbim sıcacık oldu.
Biz, doğanın fısıltısıyla büyürüz.
Ne çok çeşit, ne çok hayat…
Ama hepsi aynı gökyüzü altında soluk alıyor.
İçimden şu cümle geçti:
*"Pazarlar sadece ticaret değil… milletlerin birbirine dokunduğu yerlerdir."*
Ve ben, bu dokunuşları içime çekerek yürümeye devam ettim.
---
---
Tezgâhların arasından ilerlerken hava birden değişti. Ne kokular vardı artık ne renkler. Sanki etraf bir perdeyle örtülmüştü.
İçimde hafif bir ürperti yükseldi.
*Gözlerim bir anda onlara takıldı.*
Üç kişiydiler. Uzun cüppeler, koyu renkler… ama asıl fark edilmesi gereken şey: *gözleriydi*.
Simsiyah göz beyazları ve kar gibi bembeyaz irisler.
Gözlerine bakınca insan, içinden geçen her şeyin ortaya döküleceğinden korkardı.
Ve tam ben başımı çevirmeye yeltenmişken biri bana seslendi:
— “Korkma küçük hanım, sadece ruhunun rengini ölçüyoruz. Bedavaya bakarız!”
Durdum. Karşımda duran büyücü, sırıtarak cüppesinin cebinden bir avuç ışıltılı toz çıkardı.
— “Bu biraz gıdıklar ama zararı yok. Yalnız… eğer vicdanın rahatsa tabii…”
Diğeri gülerek ekledi:
— “Geçen hafta bir Arkhonlu bayıldı, hâlâ uyanamadı. Ama sen iyi görünüyorsun. En fazla... burnun uzar.”
Ürpertici görünüşlerine rağmen, içlerinden taşan esprilerle çocuk gibi neşeliydiler.
Korku ve kahkaha arasında sıkışmış bir hâl… tuhaf ama unutulmaz.
Yoldan geçen biri, birine "Bu büyücüler neden hep şaka yapar?" diye sordu.
Üçüncüsü omuz silkti, bir yandan büyülü bir dumanla şekil veriyordu havaya:
— “Gülmeyen büyücünün kaderi karanlıktır, evladım. Biz karanlıkla uğraşırken kendimizi kaybetmemek için şakalaşırız. Yoksa... içimizdeki gece bizi de yutar.”
Ben hafifçe gülümsedim.
Korkutucuydular, evet. Ama bir yandan da... en gerçeği onlar gibiydi.
*Karanlıktan korkmayan, ama onunla dans etmeyi bilenler.*
Alışverişime devam ederken, biri arkamdan seslendi:
— “Unutma kızım! Şifa verenin gülmesi de gerekir. Yoksa ilaçlar acı olur!”
Kendi kendime gülümseyerek yürümeye devam ettim.
Pazar… her adımda bir başka yüz, başka bir gerçek.
---
---
*Verda Adası – Sebze Perilerinin Toprağı*
Denizlerin ortasında, haritalarda adı bile geçmeyen, yeşilin binbir tonuyla parlayan gizemli bir ada vardı:
*Verda Adası.*
Bu ada, sebzeleri yetiştiren, toprakla konuşan, rüzgârla şarkı söyleyen *perilere* aitti.
Verda perileri, klasik kanatlı peri masallarından farklıydı.
Boyları bir karışı geçmez, saçları toprak tonlarında, elleri her zaman çamur içindeydi.
Ama bir bakışta anlardın içlerinden nasıl canlılık fışkırdığını.
Çünkü her biri doğanın ritmine doğuştan bağlıydı.
Bu periler dev sebzeler yetiştirirdi.
Kabakları gövde kadar, domatesleri nar gibi parlaktı.
Kerevizler dans eder, patatesler toprağın altında fısıldaşırdı.
Toprakla iletişim kurarlar, sebzelerle şakalaşırlardı:
— “Bugün biraz daha sulu çık patlıcan, misafirimiz var!”
— “Hey fasulye, kıvrımını düzelt, utandırma bizi!”
Her sebzenin bir ruhu olduğuna inanırlar, asla aşırı toplamazlardı.
Hasat sonrası, toprağa teşekkür dansı yapılırdı.
Verda Adası'nın sebzeleri sadece besleyici değil, *duygusal etkiliydi.*
Bir havuç seni neşelendirir, bir marul zihnini dinlendirirdi.
Bu yüzden çevre adalar Verda’dan sebze almak için sıraya girerdi.Benimde listemde perilerden alacak bir çok şey vardı..
---
Pazarın kalabalığında adımlarımı atarken, aniden biriyle göz göze geldim.
Karşımda, kısa boyuna rağmen duruşuyla tüm dikkatleri üzerine çeken Taryon vardı.
Gözleri benimkine kilitlendi — o an dünya biraz yavaşladı sanki.
Bir anlığına nefesimi tuttum.
O, hafifçe gülümsedi; o gülümseme, içindeki gücün ve saklı duyguların küçük bir işaretiydi.
Hızla gözlerini kaçırdı ve kalabalığa karıştı.
Ben ise o kısa anın sıcaklığını içimde hissettim,
Ve fark ettim ki, o an Taryon sadece bir savaşçı değil, içinde derin bir dünya taşıyan biriydi.
Kalbim hafifçe çarptı;
ama neden ...
---
