8. bölüm · ACIDAN DOĞMAK
8 BÖLÜM
SAYFA 111
İyileşmenin en derin sırrı, zihnin kendi etrafında dönen karanlık çemberini kırıp ellerini dünyanın hizmetine sunmaktır. Eskiden her kalp atışımda yeni bir felaket senaryosu yazardım. Şimdi ise kendimi işimin disiplinli, yorucu ama kutsal ritmine bıraktım. Güneş doğmadan masamın başına geçmek, kelimelerin kaotik dünyasında kaybolmak… Unuttuğum “üretme” hazzını yeniden tattırdı bana.
Meşguliyet, ruhun en etkili ilacıydı. Bir şeyler inşa ederken insan, içindeki yıkık binaları bir anlığına unutuyordu. Bu bir kaçış değil, dönüştürme sanatıydı. Boşluk, ancak kelimelerle, projelerle ve terle dolar. Artık yatağa, hatıralarla değil, yarın bitecek işlerin tatlı yorgunluğuyla uzanıyordum.
SAYFA 112
İşten arta kalan vakitlerde Adana’nın arka sokaklarında, en sessiz sakinlerle tanıştım: dilsiz dostlarla. Bir köpeğin saf, beklentisiz bakışında, insan ilişkilerindeki tüm karmaşık yeminlerden daha yalın bir hakikat buldum. Bir avuç mama, bir kap su ve sessiz bir baş okşamanın karşılığında aldığım minnet, bugüne dek duyduğum en temiz sevgiydi.
Onlar ihanet bilmez, yargılamaz, gitmek için bahane aramazlardı. Sadece “şimdi” ve “şefkat” vardı. Onları beslerken aslında kendi aç ruhumu doyurduğumu fark ettim. Bir canın hayata tutunmasına vesile olmak, benim yaşama isteğimi de yeniden alevlendiriyordu.
SAYFA 113
Kendi acımın dünyanın en büyük yükü olduğunu sanmak, hayatın en büyük yanılgılarından biriymiş. Sokağa çıkıp gerçekten muhtaç gözlere baktığımda, yaralarımın yalnızca birer çizik olduğunu anladım. Bir yaşlının titreyen elini tutarken, bir çocuğun karnını doyururken “beterin beteri var” gerçeğiyle yüzleştim.
Başkasına derman olmak, kendi yaralarına pansuman yapmanın en etkili yoluydu. Birinin gözündeki yaşı silmek, kendi yüreğimdeki tortuyu da temizliyordu. Artık sadece kendim için nefes almıyordum; gücüm yettiğince bir yaraya merhem olmaya çalışıyordum.
SAYFA 114
Çalışmanın ve merhametin ikliminde günler yük olmaktan çıkıp armağana dönüştü. Sabahın ilk ışıklarıyla çantamdaki mamalar ve içimdeki yeni umutla sokaklara çıkıyordum. Her pati sesi, her mahzun bakış, ruhumdaki karanlığı dağıtan rüzgârdı.
Kendimden öte bir şeyi dert edinmek, evrenin beni kucaklamasını sağladı. Dört yılın yasını bırakmış, o yılları “başkalarına nasıl daha fazla fayda sağlarım” eğitimine çevirmiştim. Sevgi, talep edildiğinde tükenen, verildiğinde çoğalan tek hazinedir. Ben o hazineyi sokakların minnet dolu gözlerinde buldum.
SAYFA 115
Bir akşam, tüm yolların tükendiği o derin sessizlikte alnımı seccadeye koydum. Secde, bedenin yere eğilmesi değil; ruhun tüm sahte yüklerden arınıp asıl vatanına iltica etmesiydi. O soğuk zemin, hiçbir insanın veremediği sıcak teselliyi verdi bana.
Dua, istek listesi değil, “Sana geldim” diyebilme cesaretiydi. Gözyaşlarım seccadeye düşerken, içimdeki paslar birer birer sökülüyordu. Artık ne gidenin ardında ne de geleceğin kaygısında değildim. Teslimiyet, yenilgi değil; kainatın sahibine sırtımı dayamaktı. İçimde tarif edilemez bir hafiflik filizlenmişti.
SAYFA 116
Geçmiş artık başrolde değildi; yalnızca birer ders notuna dönüşmüştü. Başrolü, kapımda mama bekleyen dilsiz dostlara ve bir ışık arayan insanlara verdim. Hayat, verdikçe anlam kazanıyordu.
Bir hayvanın katıksız sevgisi, bir muhtaç tebessümü… Hiçbiri maddi ölçüyle tartılamazdı. Çalışmak zihnimi, hizmet etmek ise ruhumu onarıyordu. Köklerimi artık kendi benliğime değil, insanlığın ve doğanın ortak ruhuna salmıştım.
SAYFA 117
Eski yaralarım sızlamak yerine yol göstericiye dönüştü. Başkalarının acısını gördüğümde kendi acımı tanıyor, ona nasıl dokunacağımı biliyordum. Kendi kırıklarımdan merhamet ustası çıkmıştım.
Her akşam aynadaki adama “Bugün en azından bir canın yükünü hafiflettin” diyebiliyordum. Bu cümle, dünyanın tüm övgülerinden daha değerliydi. İyileşmenin yolu, kendi yaralarına bakmayı bırakıp başkalarının yaralarını sarmaktan geçiyordu.
SAYFA 118
Dünyanın dilsiz mahşerine baktığımda utandım. Ekranlarda bir annenin kucağındaki cansız evladını toplaması, aylardır içimde büyüttüğüm “neden ben” sızısını tek hamlede susturdu. Açlıktan kemikleri sayılan çocuklar, bombalar altında parçalanmış yuvalar… Kendi kaybım, bu yangının içinde küçücük bir kıvılcımdı.
O gece Adana’nın ayazına çıktım. Bir köşeye büzülmüş, yalnızca bir lokma ve sıcak bir dokunuş bekleyen dilsiz cana baktım. O bakış, hem masumiyeti hem de kabullenişi anlatıyordu.
SAYFA 119
Gözyaşlarımın rengi o gece değişti. Artık sadece kendim için değil, dünyanın devasa kederi için akıyordu. Bir fikrin sancısını aylarca kâğıda dökmek, açlıktan ölen bir çocuğun sessiz bakışı karşısında ne kadar hükümsüz kalıyordu.
Artık “neden ben?” diye sormuyordum. “Daha ne yapabilirim?” diye bakıyordum. Kendi enkazımın tozunu, başkalarının yıkılmış hayatlarına omuz vererek atıyordum. Mertlik, dik durmak değil; eğilip bir canı bile incitmeden kaldırmaktı.
SAYFA 120
Ruhum küllerinden doğuyordu. Artık ne eski yas ne de eski sızı vardı. Hayvanların saf sevgisi kalbimi onarmış, muhtaçların duası liman olmuştu. Çalışmak özgürleştirmiş, hizmet yükseltmişti.
Kendi karanlığımdan kurtulmanın yolunu, başkalarının yolunu aydınlatarak bulmuştum. Bu hikâye bir ayrılıkla başladıysa da, şimdi bir şifa ve merhamet yolculuğuna dönüşmüştü.
Acının zirvesi, yeniden doğuşun ta kendisidir.
