4. bölüm · A TAKIMI

3.BÖLÜM

Esra Iraz

Son dosyayı da çalışma masama bırakıp oturduğum sandalyede gerindim, birbirinden farklı öğrenciyi bir proje için birleştirmelerinin amacı neydi acaba? Ki ben asosyallikte ödül alabilecek kapasitede bir insan olarak, onlara kaptan olacak diğer beş kişiye tabiri caizse bakıcılık yapacaktım.

Masanın üstündeki telefonumdan saati kontrol ettiğimde 2 olduğunu fark ettim, masa lambasını kapatıp sessiz adımlarla yatağıma ilerledim. Bugün yeterince çalkantılıydı benim için biraz uyku bedenime iyi gelecekti.

SABAH…

“Nisa! Kız Nisa kalksana alarm çalıp duruyor başım şişti.” Beste, yatağında huzursuzca kıpırdanıp iki eliyle kulaklarını kapattı, uyku mahmurluğuyla yarı açık gözlerim telefonu bulmaya çalışmak tam bir eziyete dönüştü, büyük uğraşlar sonunda telefonu bulup alarmı kapattım, Beste ses kapanır kapanmaz ellerini kulaklarından çekip diğer yanına dönerek uykusuna devam etmeyi seçti.

Yatağımdan usulca doğruldum, saate baktığımda 10’a çeyrek vardı. Bugün dersim yoktu fakat alarm her güne kuruluydu bugünü iptal ettikten sonra uykumun kaçması şerefine yataktan kalkıp kahvaltıya inme kararı aldım. İlk önce lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım, gözlerim akşam geç yatmanın acısını çıkarırcasına şişmiş fena bir haldeydi. Aynada yüzümü inceledim bir süre, ben kim bir projeye liderlik etmek kimdi?

Fazla asosyaldim ben bir kere, pek arkadaşım da olmamıştı bu zamana kadar, say deseler iki elin parmağını geçmezdi. Dost diyebileceğim bir tane çocukluktan kalma arkadaşım vardı onu da memleketimde bırakmıştım, arada bir telefonla görüşür, birbirimizin paylaştığı şeyleri beğenir ve reels falan gönderirdik o kadar.

Sevgili derseniz ona hiç girmeyelim derim, 4 senelik ayrıl-barış ilişkimi tuhaf bir aldatma hadisesiyle bitirmiş ve hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam etmeyi seçmiştim. Şimdi siz diyorsunuzdur ki asosyalim diyorsun ama 4 yıl ilişki yaşamışsın. Takılmayın anam takılmayın, çokta sevgili gibi değildik zaten. Senede sadece 1 ay yüz yüze görüşür sonra birbirimize mesaj dahi atmazdık sonrasında yaşadığı şehirden sevgili yapıp fotoğrafını da bana gönderip üstüne; ‘hadi kaybol’ yazdığında bitirdik, tuhaf demiştim ama ben size değil mi?

Aynayla aşk yaşamayı bırakıp lavabodan çıktım, pijamalarımı çıkarmaya gerek yoktu sonuçta kız yurdunda kendimi beğendirecek değildim, hoş bizim kızlar podyuma çıkar gibi giyiniyorlardı ya o da ayrı konuydu.

Kendimi yemekhaneye attığımda kahvaltılıklardan bir tabak hazırlayıp boş masalardan birine kuruldum, ayaklarımı yukarı çekip sandalye tepesinde bağdaş kurdum. Bakmayın öyle! Ayaklarım sallanırken yemek yiyemiyorum ben, köy kızıyım bir kere, yer sofrasına alışmış birini sosyetikler gibi hemen masaya oturtmaya kalkarlarsa olacağı buydu tabi.

“Of Aslı, çıkmadı bu delireceğim!” odaların olduğu kat merdiveninden inen iki kız sinirli bir şekilde yiyeceklerini alıp karşı masama oturdular, kızlardan birinin saçları birbirine yapışmış ve feci halde boya ile kaplanmıştı, bunu yurtta sadece tek bir kişi yapmış olabilirdi; Seda.

Sahi o yurttan atılmamış mıydı ya?

“O şırfıntıyı elime bir geçireyim ben biliyorum ne yapacağımı, nasıl çıkaracağım ben bunu ya?”

Aslında cevabı gayet basitti, kokudan anlamaları gerekirdi. Seda kızcağıza duvar boyasını, artık nereden bulduysa alıp tuzak kurmuş olmalıydı, maalesef tinel olmadan çıkmazdı bu acaba söylesem mi?

Eftelya idi galiba ismi evet, yurdumuzun prensesi. Kıyamadım ya, acaba bütün gün böyle kalsa mı, çok kötüyüm değil mi ben? Neyse acıdım kıza söyleyeyim bari. “Eftelya, saçındakini çıkarabilecek tek şey tinel, duvar boyası saçındaki başka türlü çok uğraşırsın.”

Eftelya ve Aslı o an oturdukları masadan kalkıp yanıma geldi, Eftelya verilecek her bilgiye aç küçük bir çocuk gibi bakıyordu bana. “Nisa emin misin, çıkarır mı dersin, nasıl anladın?”

Boya benim işimdi ne de olsa, başka boyalardan olsa anlardım ama Seda son vuruşunu yaparken acımamıştı anlaşılan. “Başka türlü boya bu kadar sert tutunmaz saçına ayrıca baksana tortu gibi kalmış, boyayı fazla dökmüş belli ki ancak tinel görür işinizi yalnız deriye zararlı dikkatli olun.”

Oturduğu sandalyeden bir çırpıda kalkıp çok fazla sıkarak sarıldı, ya sen yurtta beni ilk kez gördüğünü bile söylersin şimdi, işini görmesem yüzüme bakmazsın; BU NE SAMİMİYET BEBEĞİM!

“Ya sana ne kadar teşekkür etsem az Nisacığım hakkını ödeyemem, hadi Aslı hemen denememiz lazım.” Apar topar kalktılar yanımdan, yemekhaneden çıkmadan hemen önce gizlice fotoğraflarını çekmeyi ihmal etmedim Beste’ye haber vermezsem dedikodu yüzünden kesin bana küserdi, işte kızların da bana olan samimiyetleri bu kadardı; İŞLERİNİ GÖRENE KADAR…

Eski sessizliğime dönerek önümdeki kahvaltı tabağına gömüldüm. ‘İçinde gizli bir şeytan var Nisa Nur.’

‘Evet kuzum sanki bilmiyorum, yine başladın sen konuşmaya, uyandın mı?’

‘Sürekli bir şeyler düşünüyorsun uyuyabildim mi?’

Ha bu arada! Sizi iç sesim Saime ile tanıştırmama izin verin, asosyal olmak size konuşkan bir iç ses kazandırabiliyor. Bazen sesli bir şekilde kavga ettiğimiz zamanlar bile oluyor, galiba kendime şizofren tanısı koyabilirim.

‘Sen kiminle konuşuyorsun öyle, aldatıyor musun beni doğruyu söyle?’

‘Saime, saçmalama bebeğim onlar bizim okuyucularımız.’

‘Anladım şimdi, seviliyorsunuz.’

Evet Saime’den de onayı alarak tabağımdaki yeşil zeytinden bir tane alıp ağzıma götürdüm, nedendir bilinmez tarifsiz bir tadı vardı benim için; sert, sulu ve aynı zamanda ekşi.

“Nisa kız, niye beni uyandırmıyorsun? Aç kalacaktım senin yüzünden.” Beste her sabah olduğu gibiydi işte, huysuzluğu geçmemiş çemkirecek insan olarak da beni seçmişti ne yazık ki.

“Buraya kadar gelebilmen bile mucizeyken bana çemkirebiliyorsan uyanmışsın demektir, hadi saat geçmeden kahvaltını al, az önce büyük bir dedikodu kaçırdın hemen anlatmam lazım.” Beste ellerini teslim olur gibi kaldırarak kahvaltılıkların servis edildiği alana doğru gitti, daha fazla laf yetiştirmek istemesin hemen az önceki hareketi yaparak oradan uzaklaşırdı. Nedense bu halleri hep çok hoşuma gidiyordu, hiç büyümek istemeyen ve bir o kadar da büyümeye hevesli çocuk gibiydi.

“Bu turun galibi sensin aşkım ama elimden kurtulamazsın.”

---

“Yabancı şehirlerin ürkütücü ışığında
Kaybettim seni bir yabancının yanında
Çağırsa da yeniden geçmişin yankıları
Her seferde yarım kaldı tüm adımları”

Sercan, elindeki gitarıyla hafif bir ton verip yazdığı nakaratı okumayı bitirdi, Alp; “Güzel yazmışsın kardeşim.” Diyerek arkadaşına ilk izlenimlerini belirmişti.

“Grup NO:15’in kaptanıyım bir yerde, yazması benden söylemesi senden.” Sercan, Alp’in sönük övgülerini beğenmemiş kendince üstüne katmaya çalışıyordu. Nakarat ilham olmuştu ikisine de alternatif bir ritim ile basit bir melodi oluşturmaya başladı Alp, Sercan da bas tonda gitarıyla eşlik ediyordu.

Grubun şarkıları genellikle Sercan’ın kaleminden çıkıyordu, besteyi grupça bitirdikten sonra söyleme işi de Alp’e kalırdı, bu durum hep böyleydi. Alp, çalmayı bırakıp elektro gitarını yanına bıraktı. Sercan’a dönerek; “Diğerleri ne zaman gelecek?” dedi.

“Yarım saate burada olurlar kardeşim, sen ne yaptın dün?” Sercan’ın sorusuyla dün yaşananlar zihnine akın ediyordu, proje adı altındaki bir grup saçmalığa katlanmak zorunda bırakılmıştı çünkü.

Sercan, cevap beklercesine bakış atsa da Alp oralı olmuyordu, onun doğası buydu. “Uluslararası proje miymiş ne ebesiyse ona katmışlar beni, dekan yardımcısı çağırdı dün, bir grup saçmalık işte.”

Sercan da elindeki gitarı yerine bırakmak için ayaklandı, arkadaşını çok iyi tanıyordu ve bu tarz etkinlik olaylarını sevmeyeceğini de tahmin edebiliyordu. “Sen ve üniversite projesi öyle mi?” Gitarı standına bırakırken alaycı bir tavırla; “Senin pederle konuş halletsin işini.” Dedi.

Alp, olduğu yerden bir hışımla kalkıp Sercan’ın yakasına yapıştı, sürükleyerek sahnenin kenarındaki kolona doğru ittiğinde sinirleri çoktan tavan yapmıştı bile. Boynundaki damarlar iyice gerilmişti, becerebilse gözlerinden ateş çıkarabilecek kadar hiddetliydi, babası Alp’in en hassas noktasıydı. “O pezevengi bir daha diline alırsan ağzını yüzünü dağıtırım,” Tehditkar cümlelerini sıralarken resmen burnundan soluyordu, “Ne zaman babamdan yardım etmesini istedim ben?”

“Tamam dostum, biraz sakin ol! Hiç demedim say.” Alp, sonunda Sercan’ın yakasından ellerini çekti fakat hala sinirlerine engel olamıyordu. Sercan sonunda ortamdaki gergin havayı dağıtmak adına kolunu Alp’e doladı. “Bizimkiler gelmeden bir şeyler mi içsek?”

Kolunu arkadaşına doladı tabiri caizse sürükleyerek barın yanına götürdü, uzun sandalyelere oturduklarında Sercan; “Hasan! Hasan lan gel buraya, 2 bira versene oğlum bize.” Dediğinde barmen arka odada sigarasını yudumluyordu, kendisine seslenildiğini duyduğunda hızlıca küllüğe söndürdü, etraftaki dumanların dağılması için ellerini salladıktan sonra dışarı çıktı. “Buyur Sercan abi.”

“2 Bira dedik be oğlum, sağır mısın?” Sercan, parmaklarıyla iki işareti yaptıktan sonra bira dolabını gösterdi. Hasan, aşağı yukarı 4 aydır burada çalışıyordu, hazırlık okumak için geldiği bu şehir ona kucak açmıştı.

Ailesinin durumu çok iyi değildi bu yüzden hem okuyup hem çalışıyordu. Dolaptan 2 şişe çıkarıp kapağını açtı, uzun bar masasındaki müşterilerine teslim ederken; “Ee, Sercan abi yeni besteler var mı?” diyerek meraklı bakışlarını muhatabına yönlendirdi.

Sercan da “Olmaz mı? Bomba bir tane var, adını kayıp şehirler düşünüyorum.” Hasan ve Sercan kendi aralarında muhabbete daldığında Alp, birasından bir yudum alıp mideye indirmişti. ‘Şimdi bu merette sigarayla ne iyi gider.” Diye düşünüyordu.

Pek sosyal biri olduğu söylenemezdi, çocukluğundan itibaren yalnızlaştırılmıştı. Dışarıda en fazla 1 saat oynamasına izin verilirdi, ilk ve ortaokul yılları evde özel dersler alarak geçtiğinden arkadaşı da yoktu, lise yıllarında edindiği arkadaşlarının ise çıkarlar üzerine kurulduğunu bildiğinden kimseyle görüşmüyordu.

Düşüncelerinin içinde kaybolurken birasını bitirdiğini yeni fark ediyordu, kalan son yudumu da mideye gönderdikten sonra oturduğu bar sandalyesinden kalktı. Sercan; “Alp, kardeşim nereye?” dese de cevap vermeden çıkışa ilerledi. Niyeti prova işini iptal edip, biraz daha bira ve çerez alıp uçurumda sızana kadar içmekti, insanlar ona iyi gelmiyordu.

---

Seda, 3 bavulunu sürükleyerek içeri taşırken Mehmet, ayran budalası gibi kızı süzüyordu. Kafasında Seda ile kurduğu binlerce hayali saymak dahi istemiyordu. Vücudu bir kızın sahip olacağı en iyi hatlara sahipti, uçları hafif dalgalı saçları bavulla uğraştıkça bir o yana bir bu yana sallanıyordu.

“Manyak gibi duracağına yardım etsene, bir de erkeğim diyerek geçinmiyor musunuz?” Seda’nın sitem dolu cümlesiyle kendini topladı Mehmet, elinden aldığı bavulu odaların olduğu koridora sokarak gözden kayboldu.

Yorgunluktan ölüyordu Seda, geceden bavullarını toplamış olsa da yurtta son bir olaya vakıf olmadan çıkamamıştı. Yurtta nefret ettiği, kendini beğenmiş bir dişi olan Eftelya ’ya güzel bir eşek şakası hazırlamıştı. Koluna bağladığı ip parçası o uyandığında harekete geçecek ve başının üstünden boyalı su dökülecekti. Kendini tekli koltuğa attığında Eftelya’nın o halini düşünüyordu, şu saatlerde uyanmış olması gerek diye düşünüyordu.

“Hallettim.” Mehmet, içeriden belini tutarak salona geldi, kendi çapında birkaç sitem ve küfrün eşliğinde üçlü koltuğa yayıldı. “Ne koydun sen bu bavulların içine, eşek ölüsü mübarek.”

Seda, kısa bir kahkaha attığında Mehmet’te, Seda’ya doğru çevirdi kafasını, takmadığını açıkça belli ederek oturduğu tekli koltuğundan kalkıp mutfağa ilerledi, sabah kahvaltısı dahi etmeden yeni evine gelmişti.

Buzdolabının kapağını açtığında kısa bir şok yaşadı, 2 çeşit peynir, orta boy kavanozda zeytin, 1 kalıp margarin ve birkaç abur cubur dışında tam takırdı ayrıca içi makarna dolu olan paketleri gelişi güzel dolaba koymuşlardı. “Mehmet buraya gel, acil!”

Mehmet’in koltukta tam içi geçmek üzereydi, Seda’nın mutfaktan gelen çığlıklarını duymasıyla ödü patladı. ‘Mutfakta ne işi var şimdi,’ diye düşünürken koltuktan nasıl fırlayıp o arada yerle buluştuğunu fark edememişti, kendini toparlayıp mutfağa koştu. “Ne oldu, bir yerini mi kestin?”

“Allah aşkına Mehmet saçmalama, gel de bir Fatih ile marifetlerinizi gör. Oğlum siz nasıl bir salaksınız, hiç makarna buzdolabına koyulur mu?” Seda, bir elini gelişi güzel savurup dolaptaki makarna paketlerini gösterirken, Mehmet ise yanlışlıkla annesinin çeyizlik vazosunu kırmış çocuklar gibi bakış atıyordu.

Seda, dolaptan çekti elini, haklı bir isyanla kollarını birbirine kavuşturuyor hala 2 salakla aynı evi paylaşacak olmanın huzursuzluğu yaşıyordu.

“Şey, biz bozulurlar diye koymuştuk onları.” Mehmet, garip bir surat ifadesiyle başını kaşırken yanlış bir şey yapmadığını düşünüyordu. Seda, kahkahalarına hakim olamayarak bastı yaygarayı. “Ah benim salaklarım, makarnanın bozulduğu nerede görülmüş.”

Bir yandan kahkahalarına engel olamazken dolaptan birkaç tane paketi Mehmet’e verip biraz da kendi aldı. “Neyse çıkaralım şunları da üst dolaplara yerleştirelim.”

---

Zorla dışarı çıkarılmanın azizliğine uğradığından etrafta kafenin wifi şifresini verecek bir garson arıyordu, internet paketi çok erken bitmişti ve sürekli ek paket almaya devam ederse ailesinden tonla azar işiteceğinden emindi.
Alıcı gözlerle etrafa bakan Beril, tek bir garsonu bile görememenin hayal kırıklığıyla önüne döndü, Ebru ise arkadaşının bu hallerine sadece gülüyordu. “Ne yapacaksın wifi şifresini ne güzel derse daha 1 saat var, hava muhteşem.”

“Buraya geleli tam 5 dakika oldu, şu ana kadar İnstagram’a hikaye, Facebook’ta yer bildirimi, Tik Tok’a viral seslerden bir video ve snapchat’te yeni filtreleri denemiştim bile, hem nerede kaldı bu garson?” Beril sıkıntıyla iç geçirirken Ebru, camdan manzarayı seyredip arkadaşını takmadığını açıkça belli etmişti.

Beril tam anlamıyla bir sosyal medya bağımlısıydı ve bunu kabullenmekte güçlük çekiyordu. Sonunda beklenilen garson geldiğinde Beril’in yüzünde güller açtı, telefonundan ayarlara girerek kafe ismi yazan yere tıkladı, garson tam siparişleri almak için konuşacakken; “Wifi şifresini öğrenebilir miyim?” diyen Beril yüzünden laf ağzına tıkandı.

Garson; “Hasırcafe17” dediğinde bir çırpıda şifreyi girdi, bağlandı yazısını görmek üstündeki gerginlik yükünü fazlasıyla almıştı. Ebru, açıkça arkadaşına gözlerini devirerek garsona siparişleri söyledi, başını olumlu anlamda sallayan çalışan yanlarından ayrıldığında ellerini birbirine kenetleyip arkadaşına dik bir bakış attı. “Bir gün dünyada internet tamamen kesilirse ne yapacaksın çok merak ediyorum bi’ tanem”

Beril, Ebru’nun sözlerine aldırmadan telefonda yapmak istediği eylemleri bir, bir gerçekleştirmeye başladı. İnstagram’a geçiş yaptığında kendi hesabındaki işlemini gerçekleştirdikten sonra fake hesabına geçti, story’ler kısmında Cem’in hesabını görmesiyle istemsizce tıkladı.

Beril’in daha önce onu çektiği fotoğraflardan birini koymuş ve müzik olarak da ‘Oğuzhan Koç-Beni İyi Sanıyorlar.’ Şarkısını eklemişti. Bu hikayenin kendisi için paylaşılmış olmasını öyle umut ediyordu ki son anda bu fikirden de vazgeçti, telefonu aniden masaya bıraktığında Ebru, düşünceli bakışlarını arkadaşına gönderiyordu.

“Cem’in attığı bir hikayeyi mi gördün?” Ebru, söylediği şeyin doğruluğundan sonuna kadar emindi fakat yine de sorma gereği duymuştu. En yakın arkadaşı öyle yoğun bir depresyondaydı ki onu daha önce hiç böyle görmemişti, Cem’i diğerleri gibi eğlencesine sevmediğinin farkındaydı.

“Evet maalesef,” Beril asık yüzünü tekrar topladı, “Aman bana ne! Kiminle mutlu olmak istiyorsa olsun, umurumda değil.” Sarf ettiği cümleler tümüyle yalandı, Cem hala umurundaydı, aklına yedire kalbi almıyordu, mantığı ayrılıklarını kabul etse de yüreği daha çok yıpratıyordu.

Garson, beklenen siparişleri getirdiğinde Beril, açık çayından bir yudum aldı. Çay’ı pek sevmezdi, içtiği nadir anlarda demi açık yanında genelde limonu genelde rahatlamasına yardımcı oluyordu. İnstagram’ın story bölümüne girdi, bir süre kamerayla bakıştı.

Sıkıntıyla iç geçirdiğinde çayından bir yudum daha alıp masaya bıraktı. Fake hesap için kullanacağı yabancı kızın beğendiği bir fotoğrafını ekledi, Cem’in fotoğrafına benzer bir pozda olmasına dikkat etmişti. Filtre ve gerekli diğer düzenlemeleri yaptıktan sonra tekrar ekranla baş başa kalmıştı, amacı giderli olmasına dikkat edip Cem’in görmesini umut etmekti fakat nasıl bir ekleme yapacağını bilmiyordu.

Sonunda elleri tuşlarla oynamaya başladığında önüne çıkanların hiçbiri içindeki duyguyu anlatamıyordu, bir süre daha düşündü ayrıldıkları akşamı. Yaşadığı hüzün ve hayal kırıklığı yeni, yeni soluklanıyordu, Sinem aklına düştüğünde yüzünde yamuk bir gülümseme belirdi.

Parmakları sonunda tuşlarla adeta dans ediyordu, arama kısmına; ‘Sezen Aksu-Onu Alma Beni Al’ şarkısındaki ‘ Bak atının terkisine de atmış, gözleri şaşı gelini. Mor kaftanlara sarmış haspam odun gibi belini, ah verin elime de kırayım cadının derisi kara elini. Seni gidi dilleri fitne fücur, kıyametin gelsin.’ Kısmını ayarlayarak paylaş tuşuna bastı, sevinçle tuş kilidini kapatıp telefonu masaya bıraktı.

Ebru, arkadaşını anlamaz gözlerle süzerken Beril’in zihninde zafer çanları çalıyordu. Kimse bir sosyal medya canavarının hakkından gelemezdi.

---

‘Gökyüzü mavisi olacak demiştim ama şu renge bak, turkuaz getirmişler resmen.’ Diye geçirdi içinden. Özellikle öyle olmasını istemişti, istemsizce tasarımına hakaret ettiklerini düşünüyordu. Odasına yerleştirilmesi için bekleyen koltuklara son bir bakış attı. “Alın götürün bunu kardeşim, şahsi tasarımımı mahvetmişsiniz.”

Tekrar, tekrar anlatmasına rağmen karşısındaki kadın anlamıyordu, kendisi sadece nakliyeciydi ve işi getirip teslim etmekti. ‘Eğer bir sorun varsa firmayla görüşsün bu benim sorunum değil,’ diye düşünen adam son kez koltukları göstererek; “Hanımefendi benim bunları geri götürmek gibi bir yetkim yok, herhangi bir sorun yaşadığınızda bunu firma ile irtibata geçerek halledebilirsiniz.” Dedi.

Arya, çıldırmanın eşiğindeydi. Ne istediği gibi gelmişti ne de karşısındaki adama derdini anlatabiliyordu. “Tamam git kardeşim, git! Sinirlerim bozuldu zaten.” Adam, kurtulmanın sevinciyle hızla evden çıktı. Arya salonu turlarcasına volta atıyordu, ne olacaktı şimdi?

Oradan oraya yürümekten yorulduğunda kendini üçlü koltuğa bıraktı, sıkan topuklu ayakkabılarını denk gelen yere fırlattı. Dışarıda sinir bozucu, kaprisli, çocuk gibi davranan biriydi ama evde. Bambaşka bir insan olduğunu biliyordu, sanki tamamen kendi gibi…

Koltuktan kalkıp odasına yöneldi, kendi tasvirince berbat gelen koltukları daha fazla görmek istemiyordu. Kapısını kapattığında üstündeki sıkan pantolonu ve nakış işlemeli gömleğini çıkarıp bir kenara fırlattı, öylece dikildi bir süre, aynadaki aksi; ‘sen de kimsin?’ dercesine ona bakıyordu.
“Sahtelik akıyorsun bebeğim.”

Kendi kendine kurduğu cümleden sonra ufak bir kahkaha attı aynada ona bakan siluetine, makyaj masasının önüne oturduğunda eline pamuğu ve makyaj temizleme suyunu alıp özenle yüzünü temizledi.

“İşte şimdi oldu, son bi rötuş daha.”

Lenslerini özenle çıkarıp kutusuna yerleştirdi, yerine 1 sene aradan sonra ilk defa taktı gözlüklerini. Aynaya yarım ağız gülümserken eski anılar bir, bir hücum ediyordu zihnine. Oysa eskiden kimsenin yüzüne bile bakmadığı sönük bir tipti, ezilen, insan yerine koyulmayan, kendi yalnızlığında takılan.

Sınıfındaki kızların aşağılamaları kelimesi kelimesine ezberindeydi. Babasının mızmız kızı, başka birinin yanında sus pus olur konuşamazdı bile ta ki o kavgaya kadar.

2 YIL ÖNCE…

Ağzımı daha çok kapattım, babam sesimi duyarsa kimin ne yaptığını sorar daha çok ağlamama sebep olurdu. Saçlarımdan çekip koridora sürükledikleri o anı aklımdan silmeye çalışıyordum fakat koridor boyunca acı içinde bağırırken seyreden insanların bakışları ve kahkahaları benliğime kazınıyordu.

“Sen bir salaksın ve hep öyle kalacaksın, sen kim Uras’ı sevmek kim?” Cemre’nin söylediklerini aklıma mıh gibi kazıdım, zihnimden bilinçaltıma ulaşan o cümledeki her vurguyu, her heceyi. Ben sadece birini sevmiştim, onun da bana karşı hisleri var sanıyordum ta ki beni hırpaladıkları sırada attığı halime acır bakışlarına kadar.

“Seni seviyorum mu sandın? Kızım sen nasıl bir aptalsın, herkes dengi dengine.” Hele ki o sözleri, tarifi imkansız bir düğüm olup boğazıma takılıyordu. Daha çok ağladım ve ağladıkça elimi, ağzıma götürüp daha fazla bastırdım, kimse bu kadar aşağılanmayı hak etmiyordu.

Dolap ile duvar arasındaki o küçük boşluğa kendimi iyice sıkıştırdım, o sünepelerin, kendini bir şey sanan ucubelerin yanında gözyaşlarımı bastırmaya çalışmış ve başarılı olmuştum ama şimdi? Gözyaşlarımı babam dışında kimseye gösterememiştim, annem öldüğünde bile tek bir damla süzülmemişti yanağımdan, arsız akrabalarımın duygusuz kız yaftalamalarının ardından odama kaçmış yine tek başıma ağlamıştım ben.

Gözyaşlarım daha fazla süzülürken ne kadar aciz olduğumu anlıyordum, etrafıma ördüğüm duvarlardan güçlü görünmeye çalışırken, ardına geçtiğimde başarısız oluyordum. Benliğimi ve olduğum kişiyi kimse kabullenmiyordu.

Bu utançla daha fazla o okula gidemezdim, bir daha yüzlerini görmeye tahammül edebileceğimi sanmıyordum. Babam kıyamazdı bana, annem öldükten sonra daha fazla üstüme titrer olmuştu, kıyamazdı kızına.

Yatağıma sinirle fırlattığım gözlüğümü arıyordum, göz tembelliği sebebiyle takmadığım her an numarasının büyüme riski vardı, tedbirimi almazsam kör dahi olabildim ve bu durumdan nefret ediyordum.

Güç bela gözlüklerimi bulup taktığımda biraz yamulmuş ve camlarından biri çatlamıştı, kendi kendime söylenirken aynanın karşısında öylece kalakaldım. “Acizlik akıyorsun bebeğim.” Kendime söylediğim cümlenin ardından aksime yarım ağız bir gülüşle cevap verdim, haklıydım ama acizliğimden daha fazla sesimi çıkaramadım.

Kimsenin yardım etmeye bile tenezzül etmediği, işi düşmediği sürece yanıma uğramayan insanların kuklası gibi yaşamıştım bunca zaman, sahi fazla mı saftım ben?

Yerden kalkıp ayağa kalktım, hayata hep bir B planı ile devam ederdim ben, ruhumda vardı. Önümde tek bir yol varsa bile ikinciyi açmak için her şeyi denerdim. Hayatım böyle mutsuz bir sonla bitemezdi, kendimi üzüntüden öldürecek değildim, bir daha kimsenin karşısında bu kadar ezik hissetmek istemiyordum, bir şeyler yapmalıydım…

GÜNÜMÜZ…

Anılarının soğuk denizinden kendini çekip çıkardığında gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle sildi, işte aslında bu yüzden dışarıya oldukça farklıydı. En derine gömdüğü anıları onun acılarla dolu yaşanmışlıklarıydı, hüznünden ders alan ve hayatını daha iyi hale getirmeye çalışan biriydi İlayda.

Sırf eski halini hatırlattığından İlayda olan adını kullandırmazdı, babasına yalvararak güç bela kimliğine Arya ismini koydurmuştu ve babası dışında kimse İlayda adını kullanamazdı.

Burak’a içten içe üzülüyordu, bilmiyordu ki İlayda uzun süredir hayal kırıklığı ve güvensizlikle uğraşıyordu, babası dışında hiçbir erkeğin onu sevebileceğini düşünüyordu. Kalbi soğuk denizlere itilmiş derinlerde oldukça aciz bir ruha sahip olduğunu bilseydi yine de bu kadar cesaretli olur muydu, bilemiyordu çünkü o çocukta kendini görür gibi olmuştu.

Aynaya dikkatlice baktı, gözlüğün camını inadına yaptırmış, çerçevesi tamir edilmiş ama eskisinden bile güzel olmuştu, kendi gibi onu da farklı bir şeye dönüştürmüştü. “Sen Arya İlayda Bektaş’sın. Kendine gel ve artık bir çeki düzen ver, yeter bu kadar mızmızlık.”

---

‘Saat 3 yönünde güzel kız alarmı!’

Beyni adeta radar gibi sinyalleri Fatih’e yönlendiriyordu, biriyle tanışabilmenin belki de en bilindik yerindeydi, spor salonunda. Aktif antrenman geçmişine sahipti, spora delicesine aşık olmasının yanı sıra yaşam tarzı olarak benimsemişti.

Gözlerinin yönünü koşu bandındaki kıza çevirdi, bandı adeta alev alacak cinstendi. Özensiz yaptığı topuzu ile uzun saçlarını saklamaya çalışmış fakat başarılı olamamıştı, uzun süredir spor yaptığı belliydi, vücut hatları düzenli spor yapan biri diye bağırıyordu ve terleme konusunda da herhangi bir somut kanıt görünmüyordu.

Yanındaki koşu bandı müsait olduğunda harekete geçmenin tam zamanı olduğunu düşünüyordu, her zaman ki taktiği uygulayacaktı tabi ki; ‘SENİNLE İLGİLENMİYORUM, BENİ FARK EDENE KADAR!’

Taktik basit ama etkiliydi, erkek önce atağa geçtiğinde kadın, kendini savunma moduna alıyor ve ulaşılması mümkün olmuyordu, hareket tarzı genelde böyle işliyordu. Kendine kısa sürede çeki düzen verdikten sonra koşu bandına çıktı, hızını ayarladığında yürümeye başladı.

Buradaki taktiğin ilk kuralı; önce kızın göz teması kurması olacaktı. Kademeli olarak hızlandırıp kulaklıklarını taktı, ona cesaret veren ve şans getiren şarkıyı açtı, kendini bu dünyadan soyutlarcasına koşuyordu. Hız ibresi her geçen saniye artarken kimseyi görmüyordu artık, bir an yanında koşan güzel kızı bile unutmuştu.

Ara sıra spor aleti değiştiren insanlar Fatih’i fark edip farklı nidalarla oradan ayrılıyordu. ‘Kesin atletik sporcu,’ ‘Sürat denemesi m yapıyor acaba?’ ‘Yalnız, çocuk iyiymiş.’

İyice yorulmaya başladığını hissetti bu yüzden hız ibresini kademeli olarak düşürmeye başladı, koşu bandında biraz daha yürüyerek vakit geçirdi, kulaklıklarını çıkardığı anda hakkında konuşulan küçük fısıltıları duyabiliyordu.

Koşu bandından inerken etrafı kolaçan etti, gözleri sarışın kızı aradı fakat ortalarda görünmüyordu. ‘Şans bu sefer benden yana değil galiba,’ diye düşünerek eşyalarını topladı, kompleksin içindeki kafeteryaya oturup çay içme kararı aldı.

Kendine sakin olduğuna emin yerde bir masa bulup oturdu. Garsona tavşan kanı demli bir çay siparişi vererek çantasından eskiz defteri ve kalemlerini çıkardı, koşu bandındaki o güzel kızın aklında kalan simasını çiziyordu, spordan sonra ona iyi gelen tek şey resimdi çünkü.

“Yalnız süper çiziyorsun.” Kafasını kaldırıp sesin sahibine baktı, simasını çizdiği o güzel kız tüm ihtişamıyla karşısında duruyordu. Fatih’in beklediğinden bile daha güzel biçimli yüzü adeta cennetten fırlayıp yeryüzüne inmiş melekler gibiydi. “Öyle karalıyorum bir şeyler, stresimi alıyor.”

“Oturabilir miyim?” Fatih, kızın gözlerinin adeta arkasını görüyormuşçasına süzüyordu, karşısındaki sandalyeyi işaret ettiğinde Yeşim, kibar hareketlerle sandalyeye süzülmüştü. Kafasını deftere çizilen siluete uzattı ve biraz inceledi sonrasında gözleri yeniden Fatih’inki ile buluştu. “Bana çok benziyor sanki?”

Karşısında oturan kızın yaptığı bu atak tam da Fatih’in işine yarayacak bir hamleydi, eğer lehine çevirebilirse numarasını almak hiçte zor olmayacaktı. “Sizin kadar güzel değil ama.” Dediği gibi kız utanarak başını yere eğdi.

“Bu arada ben Yeşim.” Adının Yeşim olduğunu öğrendiği kız elini sıkmak için uzattığında Fatih, kalemi masaya bırakıp karşılık verdi. İkisi de konuşmak için birbirlerinden hamle bekliyorlardı.

“Ben…” Aynı anda aynı kelimeyi kurmuşlardı, ufak bir şaşkınlığın ardından karşılıklı tebessüm ettiler.

“Önce siz.” Fatih, önceliği Yeşim’e vererek centilmenlik adımını da tamamlamıştı. Yeşim ise Fatih’in kibar hareketini hoş bulmuştu, tipinin de gayet yerinde olduğunu düşünüyordu ayrıca sanatçı ruhlu erkekler ilgisini bir hayli çekmesine rağmen etrafında bulunanların sayısı azdı.

“Spor ve sanata beraber ilgi duyan erkek çok az, daha önce tanışmadım diyebilirim.” Dediğinde Fatih biraz şaşırmıştı, Yeşim’in diksiyonu oldukça düzgündü. Cümlelerinde samimiyet ve resmiyet dengesini iyi kurduğunu düşünüyordu.

“Maalesef bir yerde haklı olabilirsin. Toplum, erkekleri fazlasıyla dar kalıpta bırakıyor.” İnsanoğlu hep böyleydi, her zaman ilk önce dış görünüşe odaklanır ve içinin de öyle olabileceğini düşünürdü. Fatih’te tam olarak böyle geçirdi aklından. Herkes aynıydı, içlerinden kendi gibi düşünenleri ayıklamayı o kadar çok isterdi ki?

Derince iç geçirdiğinde Yeşim, bunu Fatih’in sıkıldığına yordu. Tam kalkmak üzereyken Fatih önündeki kağıttan başını kaldırıp Yeşim ile göz göze geldi. “Siz de benim diğer kızlar gibi düşündüğümü sandınız sanırım, ben sizi rahatsız etmeyeyim.”

Oturduğu sandalyeden kalkıp yerine yerleştirmek içim masaya doğru ittirdi, gitmek istemese de içindeki ses; ‘istemiyorsa ayrıl oradan.’ Diyordu.

“Gerçekten merak edip benimle konuşmanız bile o kızlardan olmadığınızı gösteriyor ayrıca gayet sportif bir yapınız var, milli kadroda yer aldığınıza bahse girebilirim.” Fatih’in cümlesi Yeşim’in memnun olur ifadeyle yeniden oturmasına yetmişti.

“Profesyonel olarak değil ama çocukluğumdan beri spora ilgiliyim, dediklerini iltifat olarak alacağım.” Yeşim’in geri bildirimi Fatih’in doğru yolda ilerlediğinin canlı bir kanıtıydı adeta, numarasını da alabilirse iki kat memnun olacaktı.

“Elbette, siz nasıl lanse ederseniz.” O sırada garson Fatih’in siparişini getirmişti. “Bir şey içerseniz söyleyelim yoksa daha müsait bir zamana mı erteleyelim?”

Yeşim, tekrar Fatih’i baştan aşağı süzdü. Pekte kötü sayılmazdı, şans verebilirdi çünkü herkes bir şansı hak ederdi. “Daha müsait bir zamana erteleyelim, arkadaşlarıma sözüm var.”

Fatih, turnayı gözünden vurmanın sevinciyle yanıp tutuşuyordu. Resmettiği siluetin sol köşesine not bırakıp altına numarasını yazdı, en altına çizimlerine özel imzasını da attıktan sonra Yeşim’e uzattı. Çizimi eline alıp biraz inceledi, göz ucuyla Fatih’e baktıktan sonra ayaklandı.

Fatih; “Eğer isterseniz bir ara yüzünüzü daha detaylı resmetmek isterim çünkü kusursuzsunuz.” Dediğinde Yeşim, çoktan spor çantasını koluna takmıştı.

“Teşekkür ederim, belki başka bir zaman.” Fatih’in yanından ayrıldığında resmin altındaki nota takıldı gözleri.

‘Güzellik görecelidir ve yıldan yıla değişen zayıf bir kavramdır, iç güzellik ise asla değişmez. Gülen yüzünüz hiç asılmasın çünkü çok az insan gerçek ile sahte gülüşü birbirinden ayırt edebilir…’