6. bölüm · 8.KONFERANS
6.BÖLÜM
Ali, yan binanın sahibini araştırmaya başlamıştı bile. Tam o sırada cebimdeki telefon çalmaya başladı. Bilinmeyen bir numaraydı. Kimse fark etmeden mutfağa geçip açtım. Bugün şikâyet ettiğim adamı tutuklayan polislerdi.
— “İyi günler savcım, size bir haber vermemiz gerekiyor.”
— “Evet, sizi dinliyorum. Bir gelişme mi var?”
— “Sizi yolda taciz eden adam… darp edilmiş. Hem de baya kötü. Ve sizin yaptığınızı söylüyor.”
— “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Size teslim ettiğimde hiçbir şey yoktu.”
— “Evet savcım ama para cezası uygulayıp gönderdiğimiz sırada, saat 05:00 sularında evine birileri girip darp etmiş. Sizin yaptırdığınızı söylüyor. Buraya gelseniz iyi olur.”
— “Tamam, geliyorum.”
Telefonu kapattığım anda Ferdi’nin “Halettin mi?” lafı aklıma geldi. Sürekli birileriyle konuşması beni daha da şüphelendirmişti.
Mutfaktan çıkıp salondaki koltuğun üzerindeki ceketimi aldım. Ferdi ve Ali bana bakıyordu ama durumu anlatmayı unutmuş, kapıya yönelmiştim. Tam çıkacakken Ferdi bileğimden tuttu. İfadesiz yüzüyle:
— “Nereye gidiyorsun?” dedi.
— “Sizden uzak bir yere.”
Bileğimi daha sert kavradı.
— “Anlamadım.”
— “Sen yaptırdın değil mi?” diyerek kolumu çekiştirdim ama daha da sıktı.
— “Neyi?”
— “Sen çok iyi biliyorsun. Sürekli telefonda konuşmalar, ‘hallettin mi’ diye sormalar…”
Bileğimi serbest bırakıp:
— “Seni korudum işte. Hem dua et ölmedi.” dedi.
— “Oradan bakınca korunmaya ihtiyacım varmış gibi mi duruyor!”
— “Benim himayem altındasın. Tabii ki izin veremezdim. Ya bir şey yapsaydı sana?”
Bir adım daha yaklaştım.
— “Senin yüzünden adam şu an benim yaptırdığımı sanıyor.”
— “O aptal adamın ne düşündüğü kimin umurunda?”
— “Polislerin umurunda mesela. Beni aradılar, ‘gelin ifadenizi verin’ diye.”
— “Bu işi benim halletmem gerekiyordu aslında. Ayak işi diye karışmadım. Nasıl cesaret etmiş?”
— “Gerçekten ruh hastasısın.” dedim ve geri çekildim.
Göz göze geldik. Hemen başımı çevirdim ve kapıyı çarparak çıktım. Derin bir nefes aldım. Garajdaki arabama binmek üzereyken Ali koştura koştura bana doğru geldi.
— “Ne o, şimdi de seni mi gönderdi?!” dedim.
Ali hafif sırıtarak:
— “Sana ifade sürecinde yardım ederim.” dedi.
İster istemez güldüm. Gamzelerim belirginleşti. Yaklaşıp:
— “Benim savcı olduğumu unutuyorsunuz herhalde. Kendi işimi kendim görürüm.” dedim.
Ama Ali’nin beni bırakmaya niyeti yoktu. Sürücü koltuğunun yanına oturmuş, sürmemi bekliyordu. Fazla zorlamadım; nasıl olsa gelecekti.
— “Sıkı tutun.” dedim.
O ise gülerek önüne baktı. Bir manevrayla garajdan çıktım. Hız son seviyedeydi. Ali’nin korkuyla bana bakması bütün derdimi unutturmuştu. Radyodan remix bir şarkı açtım. Ali’nin hâlâ gerildiğini görüyordum. Kendi istemişti.
Ferdi’nin evi karakola uzak olsa da on beş dakikada vardık. Arabayı park edip çıktığımızda Ali’nin bacakları hafif titriyordu. Karakola girdik. Beni tanıyan birkaç kişi selam verdi. Olay mahalline girdiğimde karşımdaki adamdan eser yoktu; ağzı burnu kan içindeydi.
Beni görünce bağırdı:
— “Bu işte komiser bey! Bu şeytan kadın beni darp ettirdi!”
Komiser bana dönerek:
— “Sayın savcım, ifadenizi şu koltukta verebilirsiniz.” dedi.
Oturduk. Ali yanımdaydı. İfademi izliyordu. Bir süre sonra müdahale etmeye bile başladı.
İfade şöyle oldu:
“14.00 sularında yolda giderken Orhan Kaz, arabamı sollayarak kaza yapmama sebep olacaktı. Ben ise ona müdahale edip polise teslim ettim. Daha sonra arkadaşımın evine gittim. Hiçbir şekilde müdahale etmedim, evine gitmedim.”
Detaylandırarak iddialı bir ifade yazdık. Dışarı çıktığımda güneş gözlerime vuruyordu. Gözlüğümü takıp arabaya binecekken Ali:
— “Bu sefer ben sürebilir miyim?” dedi.
Hâlâ sırıtıyordum. Dayanamadım, anahtarı ona fırlattım.
Sonunda araba ondaydı ve kaplumbağa hızında gidiyorduk. Canım sıkıldığı için telefona baktım. İki mesaj vardı: biri Nazgül’den, diğeri annemden.
19.00
NAZGÜL: Gamze Yıldırım’ı araştırdım savcım. Kendisi burada üç sene kadar çalışmış fakat sonra işten ayrılmak zorunda kalmış. “Zengin bir iş adamıyla evleneceğim, işe ihtiyacım yok.” demiş ve bir daha hiç ortalıkta görülmemiş. Son davası Murat Saraç’mış.
ELİF: Bunları biliyorum zaten. Bana daha fazla bilgi topla. Mesela Murat Saraç ile ne bağlantıları var?
NAZGÜL: Ona da baktım. Bir ara kavgalılarmış. Hatta Murat Saraç, Gamze Yıldırım’ı tehdit etmiş. Ama sonra nasıl olduysa davasını çözmesi için yardım isteyecek kadar yakın olmuşlar. Davadan sonra da Gamze ortalarda gözükmemiş.
ELİF: Tamam, teşekkür ederim Nazgül.
NAZGÜL: Bir şey daha var Elif Hanım.
ELİF: Nedir?
NAZGÜL: İşinize yarar mı bilmem ama eskiden Gamze Yıldırım, Murat Saraç’ın oğlu Ferdi Saraç ile birlikteymiş. Hatta Gamze ile Murat Bey’in bunun için kavga ettiği bile söyleniyor.
Taşlar şimdi oturmuştu.
Gamze, Ferdi’nin eski sevgilisiydi.
Babasıyla kavga etmişlerdi.
Gamze ortadan kaybolmuştu.
Ferdi’nin Gamze’ye takıntılı gibi davranmasının sebebi buydu.
Ama hâlâ anlamadığım bir şey vardı:
Cinayete odaklanmak yerine neden Gamze’ye odaklanıyordu?
Derin düşüncelere dalmışken Ali:
— “Geldik, inmeyecek misin?” dedi.
Yol boyunca sessiz olmama bozulmuş gibiydi. Eve girdik. Ferdi yoktu. Ne işler çevirdiği, kimi hırpaladığı umurumda değildi.
Ali ve ben acıktığımızı fark ettik. Mutfağa girdim. Kamuran Hanım yine şaşırtmamıştı; lezzetli bir fasulye yemeği tezgâhta duruyordu. Ali ve bana bir tabak koydu. Yanında Ali kola, ben çay istedim. Karnımızı doyurduktan sonra salona geçtim.
Telefonumu aldığımda annemin aradığını gördüm. Hemen geri dönüp koyu bir sohbete başladık. Yarın Amasya’ya gidecek olması ikimizi de üzüyordu. Annem de üzülüyordu ama belli etmezdi. Katı bir ailede büyüdüğü için sevginin ne demek olduğunu geç öğrenmişti. Bana hep:
“Sen olduktan sonra sevgi nedir anladım.”
derdi.
Yine de hep uzaktan severdi.
Belki de hissettirseydi bu mevkide olmazdım.
Sevgi bazen insanı zayıflatırdı.
Saat 00:00’dı ama hâlâ Ferdi yoktu. Salonda tek başıma oturup Jane Austen’in Aşk ve Gurur kitabını dördüncü kez okuyordum. Ali çoktan evine gitmişti. Ferdi hâlâ çözemediğim bir adamdı: gerektiğinde konuşan, sürekli kavga eden, hiçbir şeyi ciddiye almayan biri.
Saat 01:00’e geliyordu. Yarın annemi uğurlamak için erken kalkmam gerekiyordu. Tam kalkarken kapının çarptığını duydum. Ferdi’ydi. Ceketini bir oraya bir buraya savuruyordu. Gömleğinin üç düğmesi açıktı. Yüzüme bakmadan yukarı çıkıyordu.
Sormadan duramadım:
— “Niye bu kadar geç geldin? Neredeydin?”
— “Sana hesap vermem mi gerekiyor?”
— “Aynı evde yaşıyorsak evet.”
— “Bak savcı… soru sorma. Sadece işini yap. Ne oldu, aklandın mı?”
— “Daha belli değil. Fakat bir daha böyle bir şey yapmanı istemiyorum.”
— “Sen nasıl istersen savcı. İyi geceler.”
Alkol alıp almadığını anlamadım. Sadece çok yorgun görünüyordu.
Resmen ağlamış gibiydi… ama ağlayacağını hiç düşünmezdim.
Mizacına tersti.
Ben de daha fazla geç olmadan merdivenlerden çıkıp odama yöneldim. Mavi ayıcık yatağımda duruyordu. Yine onunla yattım. O kadar uykum vardı ki nasıl uyuduğumu bilemedim.
Sabah 06:00’ydı. Annemin uçağının kalkmasına bir saat vardı. Annemi yolcu ettikten sonra adliyeye uğrayacağım için diz kapağıma kadar gelen siyah kalem eteğimi, üstüne düğmeli beyaz gömleğimi giydim. Altına sivri uçlu stilettolarımı taktım.
Aşağı inerken Ferdi’nin koltukta benim kitabımı incelediğini gördüm.
Aşk ve Gurur’u daha önce okumamış mıydı?
Beni görünce kitabı hemen sehpanın üzerine koydu. Yukarıdan aşağıya süzüp:
— “Anneni yolcu etmeye mi?” dedi.
Sadece başımı salladım.
— “Evet, sonra da adliyeye gideceğim.” dedim.
Kapıdan çıktım. Ferdi peşimden gelip kendi arabasını aldı. Bana uzak olduğu için bağırarak:
— “Ben götüreceğim!” dedi.
Israrcı bir şekilde ön koltukta beni bekliyordu. Arabanın yanına gidip:
— “Annemin seni görmemesi gerektiğini bilmen gerekiyordu. Ayrıca adliyeye de uğrayacağımı söyledim.” dedim.
— “Alt yolda durdurur beklerim. Sonra da adliyeye bırakırım.”
İstemeyerek başımı salladım.
— “Peki.”
Araba sürerken bile sinirliydi. Direksiyonu 180 derece çevirirken ne kadar çekici göründüğünü düşündükçe aklımın kaydığını fark ettim. Kendimi silkeleyip başka şeyler düşünmeye başladım.
Sonunda annemin görmeyeceği bir yerde durdu. Hemen koşarak havaalanına yetiştim. Annemi uçağın yanında gördüğüm an boğazım düğümlendi. Bana bakıyor, sarılmamı bekliyordu.
Kocaman sarıldım. İkimiz de ağlamamak için kendimizi zor tutuyorduk.
Zaman gelmişti.
Uçağa binmeden önce:
— “Her zaman hayallerinin peşinden git. Asla pes etme.” dedi.
Sanki bir daha birbirimizi göremeyecekmişiz gibi…
Uçağa bindi. Bana el sallıyordu. Ben de ona kocaman gülümseyerek baktım.
Uçak yavaşça kalktı. Havalanıp uzaklaşana kadar izledim.
Onu özleyecektim…
