5. bölüm · 23.40
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM - DENGE
Bir sistemin dengede olması, içinde hiçbir şeyin hareket etmediği anlamına gelmez.
Tam tersine.
Denge, hareket eden şeylerin birbirini yok etmeden aynı anda var olabilmesidir.
Atomun içinde elektronlar durmaz.
Dönerler.
Yaklaşırlar.
Uzaklaşırlar.
Enerji kazanırlar.
Enerji kaybederler.
Ama bütün bu hareketin içinde, görünmeyen bir düzen vardır.
İnsan ilişkileri de böyledir.
Birinin hayatına girdiğinizde her şeyin sakinleşeceğini sanırsınız.
Oysa gerçek denge, fırtınanın hiç çıkmaması değildir.
Fırtına çıktığında yanında kalabileceğiniz birinin olmasıdır.
Mert Aras bunu yıllar önce unutmuştu.
Lara ise hiç unutmamıştı.
________________________________________
Sabahın ilk ışıkları Yörünge'nin vitrinine vurduğunda Mert çoktan dükkândaydı.
Önündeki kahve soğumuştu.
Kitapların arasında oturmuş, eski bir astronomi kitabının sayfalarını çeviriyordu.
Ama okuduğu hiçbir cümle aklında kalmıyordu.
Gözleri satırlarda, zihni Lara'daydı.
Bir insanın hayatınıza ne zaman yerleşmeye başladığını anlamak mümkün değildi.
Bazen bunu bir bakışla anlardınız.
Bazen bir cümleyle.
Bazen de hiçbir şey olmadan.
Sadece bir sabah uyanır ve dün hiç tanımadığınız bir insanın bugün aklınızda neden bu kadar fazla yer kapladığını fark ederdiniz.
Mert kitabı kapattı.
Kendi kendine:
“Saçmalıyorsun.”
dedi.
Kapıdaki zil çaldı.
Başını kaldırdı.
Lara.
Mert'in yüzünde farkında olmadan oluşan gülümsemeyi Lara gördü.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Gülümsediniz.”
“Gülümsemek yasak mı?”
“Hayır.”
Lara içeri girdi.
“Size yakışıyor.”
Mert birkaç saniye sustu.
Sonra:
“Bunu daha önce kimse söylemedi.”
“İnsanlar size pek iltifat etmiyor mu?”
“Genellikle dükkândaki kitapların fiyatlarını soruyorlar.”
Lara güldü.
Mert onun gülüşünü izledi.
Bir insanın gülüşünü ilk kez duyduğunuzda yalnızca güzel olup olmadığını düşünürsünüz.
İkinci kez duyduğunuzda tanımaya başlarsınız.
Üçüncüde beklersiniz.
Mert, Lara'nın yeniden gülmesini beklediğini fark etti.
Bu düşünce onu rahatsız etmedi.
İlk kez.
________________________________________
“Bugün boş musunuz?” diye sordu Lara.
Mert şaşırdı.
“Niye?”
“Fotoğraf çekmek istiyorum.”
“Benim fotoğrafımı mı?”
“Hayır.”
“İyi.”
“İstanbul'u.”
Mert pencereye baktı.
“İstanbul'un fotoğrafını çekmek için bana mı ihtiyacınız var?”
“Bazı yerleri tek başına gezmek istemiyorum.”
“Bana güveniyor musunuz?”
Lara ona baktı.
“Henüz değil.”
Mert gülümsedi.
“Dürüst.”
“Ama yanınızda rahatım.”
Bu kez Mert'in gülümsemesi kayboldu.
Lara çantasından fotoğraf makinesini aldı.
“Geliyor musunuz?”
Mert saate baktı.
“Dükkân?”
“Efe bakar.”
Tam o sırada kapı açıldı.
Efe içeri girdi.
“Benim hakkımda konuşulurken ortaya çıkmam artık bir yetenek.”
Lara güldü.
Efe ikisine baktı.
Sonra Mert'e.
Sonra tekrar Lara'ya.
“Ben bir şey mi kaçırdım?”
Mert:
“İstanbul'a çıkacağız.”
Efe başını salladı.
“Tabii.”
Mert:
“Ne demek tabii?”
“Hiç.”
“Efe.”
“Gerçekten hiç.”
Lara gülümseyerek:
“Sen de gelmek ister misin?”
Efe bir an düşündü.
Sonra Mert'e baktı.
“Ben üçüncü kişi olmak istemem.”
Mert:
“Sen zaten çoğu zaman üçüncü kişisin.”
Efe kahkaha attı.
“İşte eski Mert.”
Sonra Lara'ya dönüp:
“Ama siz ikiniz bir gün içinde birbirinizi öldürmezseniz akşam kahveyi ben ısmarlarım.”
________________________________________
İstanbul o sabah açık griydi.
Gökyüzü bulutluydu ama yağmur yağmıyordu.
Üçü vapura bindiler.
Mert korkulukların yanında durdu.
Lara fotoğraf makinesini çıkardı.
Denizi çekti.
Martıları çekti.
Kıyıyı.
Sonra Mert'i.
Mert bunu fark etti.
“Beni çekiyorsun.”
“Evet.”
“İzin istedin mi?”
“Fotoğrafını çektiğim herkesten izin istemiyorum.”
“Ben herkes değilim.”
Lara objektiften baktı.
“Farkındayım.”
Deklanşöre bastı.
Mert ona doğru yaklaştı.
“Göster.”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü kötü çıkmışsınız.”
Mert güldü.
“Sil.”
“Hayır.”
“Lara.”
“Bir gün iyi çıkarsanız size gösteririm.”
Mert başını salladı.
“Anlaşma yaptık.”
“Yaptık.”
Vapur ilerliyordu.
İstanbul arkalarında yavaşça uzaklaşıyordu.
Mert denize baktı.
Lara'nın yanında durduğunu hissediyordu.
Aralarında birkaç santimetre vardı.
Ama ikisi de o mesafeyi kapatmaya çalışmıyordu.
Belki de bazı yakınlıkların güzelliği buradaydı.
Yaklaşmak zorunda olmamak.
Yan yana durmanın yeterli olması.
________________________________________
Karaköy'den yürüyerek Galata'ya çıktılar.
Efe bir ara telefonuna bakıp:
“Benim bir işim çıktı.”
Mert şüpheyle baktı.
“Ne işi?”
“Çok önemli.”
“Ne?”
“Yürümem gerekiyor.”
Mert gözlerini devirdi.
Lara güldü.
Efe birkaç adım uzaklaştıktan sonra arkasını dönüp bağırdı:
“Akşam dükkânda görüşürüz!”
Mert elini kaldırdı.
Efe uzaklaşırken kendi kendine gülümsedi.
Çünkü yıllardır tanıdığı Mert'i izlemek, bazen bir kitabın sonunu önceden okumaya benziyordu.
Mert değişiyordu.
Yavaş.
Fark ettirmeden.
Ama değişiyordu.
________________________________________
Galata'nın ara sokaklarından birine girdiler.
Lara fotoğraf çekmek için sık sık duruyordu.
Bir kapı.
Eski bir duvar.
Penceredeki çiçekler.
Bir çiftin el ele yürüyüşü.
Mert onu izliyordu.
“Ne görüyorsun?”
Lara kamerayı indirdi.
“İnsanların bakmadığı şeyleri.”
“Mesela?”
Lara karşıdaki eski binayı gösterdi.
“Şu pencere.”
“Pencere mi?”
“Evet.”
“Nesi var?”
“Perdesi içeriden kapanmış ama camda dışarıdan bakınca bir insan silueti görünüyor.”
Mert dikkatlice baktı.
Gerçekten de vardı.
“Bunu nasıl fark ettin?”
“Benim işim.”
“Hayır.”
Lara ona baktı.
“Ne?”
“Senin işin insanları görmek değil.”
Lara sessiz kaldı.
“İnsanların sakladığı şeyleri görmek.”
Lara'nın yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
“Belki.”
________________________________________
Öğleye doğru eski bir sahafın önünde durdular.
Mert vitrindeki kitaplara baktı.
“Buraya girelim.”
Lara:
“Senin dükkânından daha eski.”
“İmkânsız.”
İçeri girdiler.
Yaşlı sahaf Mert'i görünce gülümsedi.
“Aras.”
Mert başını eğdi.
“Merhaba, Hasan Amca.”
“Yanındaki kim?”
Mert cevap vermeden Lara'ya baktı.
Lara:
“Lara.”
Hasan Amca'nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Çok kısa sürdü.
Ama Mert gördü.
Adam gözlerini Lara'nın yüzünden kaçırdı.
“Memnun oldum.”
Lara başını eğdi.
“Ben de.”
Mert raflara yöneldi.
Lara arkasından gitti.
“Adam beni tanıyor gibi baktı.”
“Sen de fark ettin.”
“Evet.”
“Belki birine benzetmiştir.”
“Kim?”
Mert cevap vermedi.
Çünkü Hasan Amca'nın yüzündeki ifadeyi daha önce görmüştü.
On dört yıl önce.
O gece.
________________________________________
Bir süre sonra sahafın arka tarafında eski fotoğraf albümlerinin bulunduğu bir rafın önünde durdular.
Lara bir albümü eline aldı.
Mert:
“Fotoğraf mı arıyorsun?”
“Belki.”
“Ne fotoğrafı?”
Lara albümün kapağını okşadı.
“Eski bir yaz.”
“İstanbul'da mı?”
“Evet.”
“Kaç yıl önce?”
Lara ona baktı.
“On dört.”
Mert'in kalbi hızlandı.
Lara albümü yerine bıraktı.
“Tesadüf.”
Mert'in sesi değişti.
“Ben tesadüflere pek inanmıyorum.”
“Bazen inanmak zorunda kalırsın.”
“Sen inanıyor musun?”
Lara gözlerini kaçırdı.
“Hayır.”
________________________________________
Akşamüstü sahilden yürürlerken güneş bulutların arasından çıktı.
İstanbul'un üzerinde turuncu bir ışık belirdi.
Lara fotoğraf makinesini kaldırdı.
“Dur.”
Mert durdu.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
Lara objektifi ona çevirdi.
Mert bu kez itiraz etmedi.
Deklanşör sesi duyuldu.
Sonra bir tane daha.
Lara makineyi indirdi.
“Bu iyi oldu.”
“Görebilir miyim?”
Lara makineyi ona uzattı.
Fotoğrafa baktı.
Mert kendisini gördü.
Ama fotoğraftaki adam, aynada her gün gördüğü adam değildi.
Daha sakin.
Daha yumuşak.
Ve garip biçimde daha genç görünüyordu.
Mert fotoğrafa bakarken Lara'yı düşündü.
Sonra fark etti.
Fotoğrafın arka planında bir şey vardı.
Eski bir duvar.
Duvarın üzerinde silinmeye yüz tutmuş bir yazı:
17.09
Mert'in yüzündeki ifade değişti.
“Lara.”
Kadın ona baktı.
“Efendim?”
“Bu tarihi neden çekiyorsun?”
Lara fotoğrafa baktı.
Bir an sustu.
“Çekmedim.”
“Fotoğrafta.”
“Görmemiştim.”
Mert makineyi ona uzattı.
Lara fotoğrafa baktı.
Ve ilk kez gerçekten korktu.
“Bunu daha önce görmedim.”
Mert:
“Ben gördüm.”
“Ne zaman?”
“Hayatımın en kötü gününde.”
Lara'nın gözleri doldu.
Ama ağlamadı.
“Bazen bazı tarihler insanın peşini bırakmaz.”
Mert ona baktı.
“Senin peşini de bırakmıyor mu?”
Lara cevap vermedi.
Bu kez susmak yeterliydi.
________________________________________
Gece Yörünge'ye döndüklerinde Efe onları bekliyordu.
Mert içeri girer girmez:
“Ne yaptınız?”
“Gezdik.”
“İstanbul mu gezdiniz, yoksa birbirinizi mi?”
Mert ona ters baktı.
Lara gülmeye başladı.
Efe:
“Tamam, tamam. Ben bir şey demedim.”
Sonra Lara'ya baktı.
“Bugün Mert'in yüzünde yıllardır görmediğim bir şey vardı.”
Mert:
“Ne?”
Efe gülümsedi.
“Hayat.”
Mert bir şey söylemedi.
Efe bu kez ciddi bir sesle:
“Biliyor musun, sen uzun zamandır hiçbir şeyi beklemiyordun.”
Mert:
“Ne demek istiyorsun?”
“Artık bir şeyleri bekliyorsun.”
Mert cevap vermedi.
Lara o sırada dükkânın diğer tarafında fotoğraflarına bakıyordu.
Efe Mert'in yanına yaklaştı.
“Dikkat et.”
“Ne için?”
“İnsan bazen iyi gelen şeyi, geçmişte canını yakan şeyle karıştırır.”
Mert arkadaşına baktı.
“Lara o değil.”
Efe birkaç saniye sustu.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Mert cevap veremedi.
Efe'nin yüzündeki ifade yumuşadı.
“Ben senin düşmanın değilim.”
“Biliyorum.”
“On dört yıl önce seni o halde bulduğum günü hatırlıyorum.”
Mert gözlerini yere indirdi.
“Ben hatırlamak istemiyorum.”
“Biliyorum.”
“Bazen unutmak daha kolay.”
Efe başını salladı.
“Hayır.”
Mert ona baktı.
“Unutmak kolay değil.”
Efe derin bir nefes aldı.
“Sen sadece hatırlamayı bıraktın.”
İkisi sustu.
Sonra Efe omzuna dokundu.
“Bu sefer kaçma.”
________________________________________
Lara akşam eve döndüğünde fotoğrafları bilgisayara aktardı.
Birer birer ekrana düşüyorlardı.
Vapur.
Martılar.
İstanbul.
Mert.
Sonra son fotoğraf.
Lara görüntüyü büyüttü.
Mert'in arkasındaki duvardaki tarih yeniden karşısına çıktı.
17.09
Ama fotoğrafın sağ alt köşesinde daha küçük bir ayrıntı vardı.
Lara'nın nefesi kesildi.
Fotoğrafın kenarında, duvarın önünde duran küçük bir çocuk görünüyordu.
Yüzü kameraya dönük değildi.
Ama boynundaki kolye netti.
Lara sandalyeden kalktı.
Çekmecesini açtı.
Küçük kutuyu çıkardı.
Kutunun içindeki eski fotoğrafı aldı.
Aynı kolye.
Aynı çocuk.
Aynı tarih.
Lara fotoğrafı elinde tuttu.
Fısıldadı:
“Sen de hatırlamaya başladın.”
________________________________________
Ertesi gün Mert dükkânı kapatırken Lara geldi.
Elinde iki kahve vardı.
Birini ona uzattı.
“Şekersiz.”
Mert aldı.
“Teşekkür ederim.”
Lara kapının yanında durdu.
“Bugün nasılsın?”
“İyiyim.”
“Gerçekten?”
Mert düşündü.
“Evet.”
Lara gülümsedi.
Mert de.
Bir süre birlikte oturdular.
Konuşmadılar.
Dışarıda İstanbul'un gece sesi vardı.
Uzakta vapur düdüğü.
Kaldırımda insanların ayak sesleri.
Bir motosiklet.
Sonra yeniden sessizlik.
Lara başını koltuğun arkasına yasladı.
“Biliyor musun?”
“Ne?”
“Uzun zamandır birinin yanında böyle sessiz oturmadım.”
Mert ona baktı.
“Ben de.”
Lara gözlerini kapattı.
“İyi geldi.”
Mert bir şey söylemedi.
Çünkü bazen “bana da” demek, söylenebilecek en büyük cümleydi.
Bir süre sonra Lara gözlerini açtı.
“Bana güveniyor musun?”
Mert uzun süre düşündü.
“Tam olarak değil.”
Lara gülümsedi.
“Dürüst.”
“Ama sana güvenmek istiyorum.”
Bu kez Lara'nın yüzündeki bütün savunma duvarları birkaç saniyeliğine kayboldu.
“Bu daha tehlikeli.”
“Neden?”
“Çünkü insan güvenmek istediğinde, karşısındaki insanın gerçeğinden çok kendi umuduna inanır.”
Mert ona baktı.
“Sen bana güveniyor musun?”
Lara'nın gözleri Mert'in gözlerinde kaldı.
“Sandığından daha fazla.”
Mert'in kalbi hızlandı.
Lara başını çevirdi.
“Geç oldu.”
“Evet.”
Lara ayağa kalktı.
Kapıya doğru yürüdü.
Mert de kalktı.
Kapının önünde durdular.
Lara dışarı çıkmadan önce:
“Yarın görüşürüz.”
Mert:
“Yarın görüşürüz.”
Lara çıktı.
Mert kapının önünde bir süre onu izledi.
Sonra dükkâna döndü.
Tezgâhın üzerindeki eski fotoğrafa baktı.
“Onu sana emanet ediyorum.”
Cümle hâlâ oradaydı.
Ama artık başka bir anlam taşıyordu.
Mert ilk kez, yıllardır cevabını aramadığı bir soruyu gerçekten sormak istedi.
Lara bana neden emanet edilmişti?
________________________________________
Tam dükkânı kapatacağı sırada telefon çaldı.
Numara kayıtlı değildi.
Mert açtı.
Karşıdan birkaç saniye boyunca hiçbir ses gelmedi.
“Kim bu?”
Sessizlik.
Mert telefonu kapatmak üzereyken yaşlı bir kadın sesi duyuldu.
“Onu buldun.”
Mert dondu.
“Kim?”
Kadın nefes aldı.
“Lara.”
Mert'in eli sıkılaştı.
“Siz kimsiniz?”
Kadın cevap vermedi.
Sadece tek bir cümle söyledi:
“On dört yıl önce sana söylemem gereken şeyi hâlâ söylemedim.”
Telefon kapandı.
Mert birkaç saniye boyunca telefonu kulağında tuttu.
Sonra ekrana baktı.
Arayan numara yoktu.
Gizli numara.
Dükkânın içindeki sessizlik ağırlaştı.
Mert yavaşça arka odaya geçti.
Eski sandığı açtı.
Fotoğrafı çıkardı.
Üç kişiye baktı.
Genç Mert.
Genç kadın.
Ve küçük Lara.
Fotoğrafın arkasındaki yazıyı yeniden okudu.
“Onu sana emanet ediyorum.”
Mert'in gözleri satırın altında ilk kez fark ettiği küçük bir lekeye takıldı.
Mürekkep lekesi.
Lekenin altında silinmiş başka bir kelime vardı.
Mert parmağıyla kâğıdı yokladı.
Ve o an anladı.
Bu cümle eksikti.
Birileri, yıllar önce cümlenin devamını silmişti.
Mert fotoğrafı ışığa tuttu.
Silinmiş kelimelerin altında yalnızca üç harf seçiliyordu:
“...kaç.”
Mert'in yüzündeki bütün sıcaklık kayboldu.
Çünkü artık mesele Lara'nın kim olduğu değildi.
Mesele, on dört yıl önce kimin Lara'yı ondan sakladığıydı.
Ve daha korkuncu...
Neden?
