3. bölüm / 2
16232 Bölüm
Bölümler 2Şu an: 2 Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Her şey o kadar güzel gidiyordu ki, sanki kalbimi ben kontrol etmiyormuşum gibi, her şey kendiliğinden olup bitiyordu. Emir’le birlikte olmamızın üzerinden çoktan iki hafta geçmişti; zaman gerçekten de çok hızlı geçiyordu. Emir’in doğum gününe çok az kalmıştı ve ona ne hediye alacağıma bir türlü karar verememiştim. Aldıktan sonra evde nasıl saklayacağım konusunda da en ufak bir fikrim yoktu.
Annem henüz Emir’le olan ilişkimden haberdar değildi. Daha çok yeni olduğu için ona bir şey söylememiştim ama sanırım bir şeylerden şüpheleniyordu. Sürekli, “Yüzün hep gülüyor, hayatında biri mi var?” diye sorular soruyordu. Ben de “Yok canım, ne alakası var?” diyerek geçiştiriyordum.
Yavaş yavaş, babamın okula giderken verdiği harçlıklarla para biriktirmeye başladım. Hediye konusunda aklımda iki seçenek vardı: Hava soğumaya başladığı için bir sweatşört ya da kazak almak ya da ikimizde de olacak anlamlı bir bileklik tercih etmek. Kızlara düşüncelerimi anlattığımda, onların da hoşuna gitti ve güzel fikirler olduğunu söylediler. Doğum gününe çok az vakit kalmıştı, bu yüzden okuldan sonra birlikte çarşıya gitmeye karar verdik.
Emir, bugün buluşmak istemişti ama işim olduğunu söyleyip yarın buluşmak üzere anlaştık.
Kızlarla çarşıya gittik, birkaç mağaza gezdikten sonra içine sinen bir gri-siyah kazak buldum ve onu almaya karar verdim. Bilekliği ise ilk girdiğimiz takıcıda buldum. O kadar anlamlı ve güzel bir bileklikti ki... Üzerinde sonsuzluk işareti vardı ve bu beni derinden etkilemişti. Sanki hislerimi yansıtan küçük bir semboldü.
Bilekliği elime aldığımda içimi tarifsiz bir heyecan kapladı. Sanki bu küçük hediye, ona olan hislerimi söylemeden anlatabilecekti. Hem sade hem de anlam doluydu. Kasaya yönelirken elimdeki poşetlere bakıp gülümsedim. Emir’in yüzünü o an hayal ettim; hediyeleri açarken gözlerinde oluşacak ışıltıyı, belki de şaşkın bir gülümsemeyi... İçim kıpır kıpırdı.
Kızlarla biraz daha dolaşıp bir şeyler atıştırdıktan sonra eve dönmek üzere ayrıldık. Eve vardığımda herkes evdeydi. Poşetleri dikkatli bir şekilde çantama sakladım. Odama geçer geçmez kapıyı kapattım ve aldıklarımı tekrar çıkartıp yatağımın üzerine serdim. Kazak hâlâ ilk gördüğümdeki kadar güzeldi, bileklik ise elime her aldığımda kalbimi hızlandırıyordu. Onları güzel bir kutuya koymak istiyordum. Ertesi gün okula gitmeden önce bir kırtasiyeye uğrayıp sade ama şık bir hediye kutusu almayı planladım.
Gece geç saatlere kadar dönüp dönüp poşetlere baktım. İçim heyecan doluydu ama bir yandan da biraz gergindim. Ya beğenmezse? Ya çok sıradan bulursa? Aklımdan türlü düşünceler geçiyordu. Sonra kendi kendime, "O seni sen olduğun için seviyor, hediyeyi değil düşünceni önemseyecek," dedim ve biraz olsun rahatladım.
Doğum gününe sadece iki gün kalmıştı.
Doğum günü sabahı, alarm çalmadan önce uyanmıştım. İçimde tuhaf bir heyecan ve hafif bir panik vardı. Her şeyi kontrol ettim: Hediye kutusu, not kartı, bileklik, kazak... Hepsi tamamdı. Kutuyu özenle sardım, not kartına ise sadece şu cümleyi yazdım: "Seni anlatan şeyleri kelimeler değil, hisler tamamlar." Basit ama içten bir cümleydi.
Okul çıkışında Emir’le buluşacaktık. Ona, doğum günü için küçük bir planım olduğunu söylemiştim ama detay vermemiştim. Hava soğuktu ama içimdeki heyecanla bunu pek hissetmiyordum. Elimdeki hediye poşetiyle Emir ile çarşıda buluştuk.Hava biraz kapalıydı ama ikimizin de içi sıcacıktı. Yanımda hediyesini de getirmiştim. Sahilde biraz yürüyüş yapmayı planlıyorduk.
Üst geçitten karşıya geçmemiz gerekiyordu dahilim diğer tarafına geçmek için. Merdivenleri çıkarken bir anda ayağım kaydı ve kendimi yerde buldum.
Bir an her şey durmuş gibiydi.
Dizimde hafif bir sızı vardı ama asıl canımı yakan şey, Emir’in gözümün önünde düşmüş olmamdı. Yüzüm kıpkırmızı oldu, utancımdan yerin dibine geçmek istedim. Emir hemen yanıma çöktü, elini uzatıp beni kaldırırken yüzünde endişe değil, kocaman bir gülümseme vardı.
"İyi misin?" diye sordu, sonra kendini tutamayıp kahkaha attı. Benim de gülmemek elde değildi, o anın komikliği utancımı hafifletmişti. “Ben biraz fazla heyecan yapmışım galiba,” dedim mahcup bir şekilde.
Emir, “Sen heyecanlan, ben de seni tutmaya alışayım,” diyerek elimi sımsıkı tuttu.
Tam o sırada yağmur atıştırmaya başladı. Emir bir yandan şemsiyesini açıp beni ıslanmaktan korumaya çalışıyordu bizi, bir yandan da merdivenleri inmeye başlamıştık. Fakat tam adımımı attığım anda yine ayağım kayacak gibi oldu. Bu sefer düşmeden önce Emir anında tepki verdi. Hızla kolumdan tuttu ve beni kendine doğru çekti. Şemsiyeyi biraz yana kaydırdı, beni kolunun altına aldı.
“Bu sefer izin vermem,” dedi göz kırparak.
Üst geçitten aşağıya, onun kolunun altında, başım omzuna yaslı bir şekilde yürüdük. Yağmurun sesi, aramızdaki sessiz uyumla bütünleşmişti. O an hem içim ürpermişti hem de sıcacık olmuştu. Küçük bir düşüş, unutulmaz bir anıya dönüşmüştü.
Sahile vardığımızda yağmur neredeyse durmuştu. Hava hâlâ serin ve nemliydi ama denizin kokusu, dalgaların usul usul kıyıya vuruşu içimizi huzurla dolduruyordu. Sahilin biraz ilerisindeki banka oturduk. Emir cebinden küçük bir termos çıkardı,
“Sana bir sürprizim var,” dedi. İçinden sıcacık salep çıktı. “Yağmura yakalanınca iyi gider diye düşündüm.”
Gülümsedim, içim daha da ısındı. O anın huzurunda birkaç dakika sessizce oturduk.
Sonra ben çantamdan kutuyu çıkardım. Biraz çekinerek uzattım.
“Bu da benden sana… Doğum günün kutlu olsun,Emir” dedim.
Emir bir an yüzüme baktı, gözleri parlıyordu. Kutuyu dikkatlice açtı. Önce bilekliği gördü. Parmaklarıyla bilekliğin üzerindeki sonsuzluk işaretine dokundu. “Bu… Gerçekten çok anlamlı,” dedi, sesi yumuşacıktı. Gözleri benimkilerle buluştu. “Senin seçtiğin her şey gibi.”
Sonra kazağa baktı. Gri ve siyah tonları ona çok yakışacaktı, içimden emindim. “Tam benlik. Hem tarzı, hem anlamı,” dedi.
“Ama en çok da bu düşünce… Şu anda burada olmak, bu anı yaşamak.”
Bilekliği hemen taktı. Sonra elini uzattı, “Seninki nerede? Aynı anda takalım,” dedi.Anlamıştı ikimize de aynı bileklikten aldığımı.Sanki beni benden daha iyi tanıyordu.
Çantamdan ikincisini çıkardım. İkimiz de bileklerimize taktık, aynı anda.
“Artık bu bileklik ne zaman koluma baksam seni hatırlatacak,” dedi, sonra başını hafifçe eğerek ekledi: “Sanki zaten her şey seni hatırlatıyor ya…”
O an, söylenecek çok fazla şey yoktu. Göz göze geldik, hafifçe gülümsedik. Sessizlik, kelimelerden çok şey anlatıyordu. Sahildeki bankta, yağmur sonrası serinliğin içinde, sadece ikimiz vardık sanki.
Sahildeki o anı hiç unutamadım. Yağmurun ardından gelen serinlik, elimde Emir'in eli, bileğimde sonsuzluk simgesiyle birleşmişti. O gün kalbim biraz daha onunla bütünleşti.
Ertesi sabah okula Emir'le birlikte gittik.Okullarımız yakın olduğu için herkes bizi tanıyordu ve gözleri üzerimizdeydi ama bu beni rahatsız etmiyordu, aksine onun yanında olduğum için içimde garip bir gurur vardı.
Ama öğle arasında bir şey oldu. Bahçede otururken, Emir'e bir mesaj geldi. Telefonuna bakınca yüzü değişti. Kaşları hafifçe çatıldı, dudakları belli belirsiz titredi. Sonra bana bakmadan ayağa kalktı.
“Birazdan dönerim,” dedi kısaca.
“Nereye?” diye sordum ama cevap vermedi. Sadece uzaklaştı.
O an içime bir sıkıntı çöktü. Kalbim o tanıdık ritmini kaybetmişti sanki.
Dakikalar geçti… On beş… yirmi… sonra kırk dakika.
Dayanamadım, onun peşinden çıktım. Okulun arka tarafındaki otoparka doğru yürürken uzaktan Emir’i gördüm. Bir kadınla konuşuyordu. Kadın oldukça şık giyimliydi, yüzü bana tanıdık gelmedi. Ama onların arasındaki mesafe… fazlaydı. Sanki tartışıyorlardı.
Tam dönecektim ki, Emir bana döndü. Göz göze geldik.Sonra kadın uzaklaştı, o yanıma geldi.
“Kimdi o?” diye sordum.
Cevap vermedi. Gözlerini yere indirdi.
Göz göze geldiğimiz o an, içimden bir şeyler koptu sanki. Yanıma geldiğinde, gözleri buğuluydu ama ağlamıyordu. Derin bir nefes aldı.
“Annen mi ?” Diye sordum.
“Annem değil,” dedi kısık bir sesle. “Babamın yeni eşi. Resmen annem gibi davranıyor ama hiçbir zaman annem olmadı.Benim bir tane annem var.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Babam boşandıktan sonra onu hayatıma zorla soktu. Her şeyin yerini almaya çalışması annemi, çocukluğumu... Bugün, yıllar sonra ilk kez onunla yüz yüze geldim. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Sanki çocukluğumu yıkıp geçen o değilmiş gibi.”
Gözlerim doldu. Ne diyeceğimi bilemedim, sadece elini tuttum.
“Beni görünce ne söyledi dersin?” diye sordum. Yutkundu.
“Baban seni çok özlüyor, biraz daha anlayışlı olmalısın… dedi. Anlayış mı? O adam doğum günümü bile hatırlamazken ben neyi anlayacağım?”
Sustum. Çünkü bazen susmak, en doğru cevaptı.
Emir’in sesi titriyordu ama gözleri kararlıydı. Öfkesini bastırmaya çalışıyor, ama içinde biriken her şeyin kenarından sızdığı belliydi. Onu böyle görmeye alışkın değildim. Hep güçlü, hep dengeli… Ama şimdi, karşımda kırılmış bir çocuk gibi duruyordu. Elini daha sıkı tuttum.
“Emir…” dedim yavaşça, “İstersen bu konuyu konuşmayabiliriz. Ama bilmeni isterim, ben buradayım. Ne zaman istersen, nasıl istersen…”
Gözlerini tekrar bana çevirdi. Bu kez içinde minnettarlık vardı. Bir an tereddüt etti, sonra aniden sarıldı. Sessizce. Sadece başını omzuma koydu ve sarıldı. O an onun bana değil, belki de kaybettiği her şeye, geçmişteki eksikliklere, çocukluğuna sığınıyordu. Ve ben de sarıldım. Kırılmasın diye değil, artık yalnız olmadığını bilsin diye…
“Sana her şeyi anlatmak istiyorum,” dedi kulağıma fısıldar gibi. “Ama ne anlatsam bilmiyorum,kelimeler yetmiyor.”
“Hisler tamamlar,” dedim, ona yazdığım nottaki cümleyi tekrarlayarak. Hafifçe güldü. Yüzüme baktı, gözlerinin kenarındaki buğuyu bu defa saklamadı.
“İyi ki varsın,” dedi.
Sadece gülümsedim. O an söylenecek her şey fazlaydı zaten. El ele yürümeye başladık, okulun arka bahçesinden uzaklaştık. Her adımda biraz daha hafifledi sanki. Ve ben fark ettim ki, onun yükü benim de yükümdü artık. Onun geçmişine, acılarına, yaralarına da yer açmıştım kalbimde.
Bu olayın üstünden günler geçiyordu sınavlarımız yaklaştığı içim derslerimizi aksatmıyorduk birlikte çalışıyor okulla da birlikte gidiyorduk.Hep birlikte vakit geçiriyor, bazen sadece yürüyüp susuyor, bazen kahkahalarla gülüyorduk. Emir daha sakindi artık. Geçmişini her fırsatta anlatmasa da, gözlerinde bir rahatlama vardı. Sanırım, yalnız olmadığını hissetmek ona iyi gelmişti.
Bir akşamüstü sahilde oturuyorduk yine. O bank… doğum gününde oturduğumuz yer. Gökyüzü hafif turuncuya dönmüştü. Emir bir şeyler anlatıyordu; çocukluğunda bir gün saatlerce çamurdan kale yaptığı hikayesini… Gülümsüyordum ama içim tarifsiz bir huzurla doluydu. O an, içimden geçen tek şey vardı: “İyi ki.”
Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi. Derin, tok bir erkek sesi.
“Emir.”
Emir’in anlatımı bir anda kesildi. Gözleri dondu. Başını yavaşça çevirdi. Ben de aynı anda dönüp baktım.
Bir adam duruyordu orada. Takım elbiseli, oldukça ciddi bir ifadeyle. Gözleri doğrudan Emir’deydi.
“Babanım ben,” dedi sonra. “Konuşmamız gerek.”
Emir bir süre hiçbir şey demedi. Sadece ayağa kalktı. Yüzü boştu. Ne öfke, ne şaşkınlık… sadece donuk bir boşluk. Ben de ayağa kalktım, ama ne yapacağımı bilemedim. Emir bana kısa bir bakış attı, sonra adama döndü.
“Burada konuşamayız,” dedi.
Adam başını salladı. “Arabada bekliyorum,” diyerek uzaklaştı.
Ben yerimde donup kalmıştım. “Gitme istersen,” dedim sessizce. “Hazır değilsen…”
“Hazır olmak gibi bir şey yok bu konuda,” dedi Emir, sesi yumuşaktı ama gözleri karışıktı. “Ama bazı yaralar kendi kendine kapanmıyor. Belki de bu defa, üzerini örtmek yerine yüzleşmeliyim.”
Bir adım attı, sonra durdu. Bana döndü, elimi tuttu. “Bekle beni olur mu? Ne olursa olsun… döneceğim.”
Sadece başımı sallayabildim.
Sahilde rüzgar hafifçe esmeyi sürdürüyordu. Emir’in adımları uzaklaştıkça kalbimde bir ağırlık hissettim. Belki sadece birkaç dakikalık bir konuşma olacaktı. Belki saatler sürecekti. Ama içimde bir his vardı: Bu buluşma, ikimiz için de bir dönüm noktası olacaktı.
Bölüm etkileşimi
